8 Aralık 2015 Salı

VAZGEÇMEK ya da VAZGEÇMEMEK...

Vazgeçtiğin topraklar senindir.”

Yıllar önce bir yerde okumuştum bu cümleyi, İncil’de geçtiğini yazıyordu; ama yazı neydi, ne anlatıyordu hiç hatırlamıyorum. Yalnızca bu cümleyi seçmiş zihnim; okuduğumda çok etkilendiğimi anımsıyorum. Neden etkilendiğimi sorsanız verecek bir yanıtım yok. Ne demek istediğini anlamamıştım bile. Yıllarca da anlamadan hafızamda taşıdım; ara ara anımsadım, hatta alıntıladım…  Her kitabın, her cümlenin, her sözcüğün bir vakti olduğuna inanırım ben. Bu cümlenin de bir vakti varmış. Bir mevsim dönümüne rast geldi bendeki zamanı.

Geçtiğimiz yaz başı, hayatıma bir adım dışarıdan bakmak istedim. Kabuğumun dışına çıkmak, nerede durduğumu, neler yaptığımı daha fazla hissetmek, fark etmek, bilmek istedim… Hayatımın altını üstüne getirdim biraz. İnsanlar gitti hayatımdan; anılar, eşyalar, fazlalıklar… Uzun bir sabah yürüyüşünde, “Vazgeçtiğin topraklar senindir.” Cümlesi düşüverdi aklıma. Yanı başımda Boğaz, kafamın üstünde martılar, zihnimde bir cümle; saatlerce yürüdüm. Ve düşündüm.

Vazgeçtiklerimi, vazgeçemem sandıklarımı, vazgeçmem gerekenleri… Hayatımın dökümünü yaptım bir nevi. Evirdim, çevirdim. Ve,  insanın her şeyden vazgeçebileceğini fark ettiğinde, tam da o anda, yalnızca o hisle özgürleştiğini anladım. Gerçekten, ancak o zaman özgürleşiyoruz. Aksi, hep bağımlılıklar, mutsuzluklar, ağır yükler…

Hayatımızda vazgeçemeyeceğimizi sandığımız, orada olması için durmaksızın çaba gösterdiğimiz, soluksuz kaldığımız şeyler mesela? Unvanlar, evler, arabalar, para, işler, yiyecekler, adamlar, kadınlar… Canhıraş bir çabayla uğruna didindiklerimiz; korumak, arttırmak, sürdürmek için nefessiz kaldıklarımız… Hangisi ne zaman gerçekten bize ait?

İyi bir sitedeki bilmemkaç metrekare evde oturmak uğruna her gün 12 saat asık bir suratla bir ofise kapanınca o eve sahip olabiliyor muyuz sahiden; yoksa ev sahibi olma hırsımız mı bizi ele geçirmiş oluyor? İsmimizin önüne ekleyeceğimiz unvanlar, koca koca makamlar için koştururken; değerlerimizden ödün verirken, saçmalıkları sineye çekerken o unvan bizim mi, bize mi ait oluyor sahiden? Ya da her gün mutlaka dediğimiz, “ayy yok içmeden ayılamam” sandığımız  kahveler, çaylar, keyfini yitirip de bağımlılığa dönüşmüyor mu?

O olmadan yaşayamam, vazgeçemem sandığımız her şey bizi ele geçirip ağırlaştırmıyor mu?

Oysa, insan, her şeyden vazgeçebilir bence.

Oturduğu evden, arabasından, kitaplarından, sevdiği adamdan, çikolatadan, o güzel gözlü kadından, unvanından, hesap cüzdanından, kredi kartından…  Gerçekten, vazgeçebilir.

Ve hepimizin hayatı, vazgeçebildiğimiz şeylerin toplamı kadar esasında. Vazgeçemem sandıklarımız, bizi yok edenler, ele geçirenler, tüketenler. Vazgeçebildiklerimiz kadarız biz.

Sevdiğin adamdan vazgeçebildiğini hissettiğin o an; onunla olmak bir zorunluluk, bir bağımlılık değil de bir tercih olduğunda sağlıklı bir duyguya dönüşüyor içimizdeki, güzel bir ilişkiye dönüşüyor aramızdaki bağ. Yalnızca “İçmesem de olur ama içmek istiyorum.” Deyip yudumlayabildiğimiz kahvenin tadını alabiliyoruz. Her an gidebilecekmiş gibi, kimseye eyvallahımız olmadan, doğru bildiğimizi, değerlerimizi ortaya koyarak çalışabildiğimiz sürece hakkını verebiliyoruz sahip olduğumuz masaların, unvanların, makamların… Vazgeçemediğimizi düşündüğümüz sürece ise omzumuzda taşıyoruz mahkum olmanın yükünü. Ağırlaşıyoruz, azalıyoruz, yok oluyoruz.

Etrafınıza bir baksanıza! Ne çok insan var değil mi; ne çok insan var bunca gereksiz yükü taşıyan? Yorgun, mutsuz, kendine yabancılaşmış suratlarla yanı başımızdan geçip giden…

Bir şeyden vazgeçebileceğini hissettiği an gerçekten sahip oluyor insan o şeye. Özgürleşiyor. Hafifliyor. Güçlü ve emin adımlarla ilerleyebiliyor.

Nihayetinde, hepimiz vazgeçebildiklerimiz kadarız.

Sahi, siz, elinizde sandıklarınızın hangilerine “her an vazgeçebilecek kadar” sahipsiniz gerçekten? Ne kadar çoksunuz, ne kadar azalmışsınız; nelerin bedelini yük etmektesiniz ömrünüze?

 

 

5 yorum:

  1. içinde bulunduğumuz beden bile bir gün bizden gidecekse, diğer tüm şey zaten geçici süreyle bize sunulmuş lezzetlerdir bence.
    daha çok yer görmek, güzel meyveler tatmak, istediğimiz giysileri alabilmek ve sevdiklerimizin yüzünde tebessüm uyandıran hediyeleri alabilmek için para kazanıyor olmayı başarmak lazım, değil mi?
    yani aslında bir zihin devrimi. ya da yalnız yürüdüğün ve keşfettiğin yolları, doğduğun evi ve okuduğun ilkokulu göstermek isteyeceğin kişiyle yaşama devam etmek arzusu. yanındakini değiştirmeden, onun tatlarını kendi tatlarınla birleştirerek yeni ve daha farklı bir ürün ortaya koyamaz mıyız?
    tabi ki yapabiliriz : amaçlarımızı ve ne istediğimizi biliyorsak, zihnimizde önce kendimizle ilgili gelişim hedefimiz varsa; vazgeçebildiklerimiz (her an yanımızda olacağından emin olduklarımız) zaten bizimle olur.
    (yazı için teşekkürler, sevgiler)

    YanıtlaSil
  2. “Vazgeçtiğin topraklar senindir.” O kadar güzel yazmışsınız ki... Bu aralar benim de çokça sorguladığım ve içimde sancılarını yaşadığım bir konuydu. Her cümleye hak vere vere okudum. Adeta düşündüğüm her şeye tercüman olmuş. Teşekkürler :)

    Sevgiler...
    Beyza

    YanıtlaSil
  3. "Nihayetinde, hepimiz vazgeçebildiklerimiz kadarız"çok anlamlı ve gerçekten doğru....vazgeçebilmek ...kendimiz olmalıyız...hayallerimiz olmalıyız.faturaları ödemek için bir çok yol bulabilirsin ancak olmak istediğin insan olmak için yalnızca bir şansın var...

    gerçekten teşekkürler...

    kaleminize ve yüreğinize sağlık ...

    YanıtlaSil
  4. Bir yerlerinde o afili eğitim hayatımızın vazgeçmeyi de öğretselerdiyde, koca bir hayatı heba etmeseydik keşke

    YanıtlaSil
  5. Okumaya başladığımda yorum kısmına vazgeçebildiğimiz kadar özgürüz yazmayı planlamıştım ki metnin son kısmında bahsetmişsin. Çok haklısın. Vazgeçmek çoğu zaman arınmak, yalınlaşmak ve belki de kendini bulmak. Vazgeçme cesareti göstermek ise başlı başına bir devrim. Ben şahsım adına vazgeçebilenlerden olmayı yeğlerim. Bu içten satırlar için de teşekkür ederim. Sevgiler.

    YanıtlaSil