27 Haziran 2014 Cuma

Sait Faik'i Dinlemek...


“İşbu hikâyeyi
Burgaz’ın kendisinden dinledi Sait Faik
Ve mühürledi kulaklarımıza.
Ve mevsim kıştı,
Tarihe dair sakin bir akıştı.
Devran döndü, devir değişti,
Stelyanos Hrisopulos Gemisi
Bir hikâye olup kâğıda düştü.
Bazı masallar ve hikâyeler mutsuz biter
Sait usta bunu iyi bilirdi.
Ama mutlu bitenler kadar
Hakkaniyetlidir mutsuz hikâyeler de…

 

 
Dün gece Zorlu PSM’nin şahane salonunda muazzam bir “anlatı” vardı. Fazıl Say’ın İstanbul Müzik Festivali için hazırladığı yeni eserinin, Ölümünün 60. Yılında Sait Faik’i Hatırlamak’ın, prömiyeri vardı. Salt bir beste dinlemenin ötesinde, müzikle, tiyatroyla, edebiyatla dolu bir gece geçirdik aslında. Fazıl Say ve Arkadaşları, Sait Faik’in “Stelyanos Hrisopulos Gemisi” öyküsünü, güçlü bir anlatımla sahneye taşımışlar.


Fazıl Say’ın bestesi Sait Faik’in ruhunu yansıtıyordu. Burgazada’yı, denizi, martıları, yaşama sevincini, yalınlığı ve insana dair o ince hüznü… Dinlerken, adanın bir köşesinde oturmuş da Sait Faik’le sohbet ediyormuş gibi hissettim.
Ve öykü anlatıcıları: Demet Evgar, Songül Öden ve Esra Bezen Bilgin… Hikâyeyi seslendirerek, oynayarak aktardılar. Demet Evgar’ın performansı çok iyiydi. Songül Öden ve özellikle daha önce kendisini büyük bir hayranlıkla izlediğim Esra Bezen Bilgin ise biraz hayal kırıklığı yarattı. Yine de,  bütüne baktığımızda, çok iyi bir aktarımdı. Bunda Özen Yula rejisinin payı oldukça büyük elbette.
Özellikle Serenad Bağcan’ın ses verdiği şarkılar ve eserin  kanun ve kemençe taksimleri muazzamdı. Kanunda Hakan Güngör ‘e ise tek kelimeyle hayran kaldım. Kendisini dinlemek için çaba göstereceğim bundan sonraJ



Velhâsılı kelam, “Fazıl Say ve Arkadaşları”, sert, güçlü ve mutsuz sonla biten bir hikâyeyi büyüleyici bir şekilde “yeniden yaratıp”, başarılı bir şekilde yorumladılar. Biz de oturduk, Fazıl Say’ın ellerinden, Sait Faik’i dinledik.
Konser çıkışı bir kez daha şükrettim: İyi ki müzik var…
İyi ki sanat var

 

8 Mayıs 2014 Perşembe

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde...


“Onları kıskanıyorum. Kendinden emin insanları.

Herkesin bir evi, bir toprağı var.

Ben gökyüzünde uçan kimsesiz bir tohumum.

Bütün rahimler ölü benim için.”

Murat Gülsoy, aynı çağda yaşadığımız için kendimizi şanslı hissetmemiz gereken bir yazar. Her kitabıyla, kurmacanın sınırlarını zorladığını hissettiren, metnin matematiğine kafa yoran güçlü ve yaratıcı bir kalem.

Gülsoy, yeni romanı, Gölgeler ve Hayaller Şehri’nde yine okurunu şaşırtıyor, evvelki kitaplarından farklı bir deneyime davet ediyor. Bu kez, yaşamadığı bir çağdan sesleniyor bize; 1908 yılında geçen bir hikâye anlatıyor.

 
Gölgeler ve Hayaller Şehrinde’nin kahramanı Fuat Chausson veya diğer adıyla Franck Chausson dokuz yaşında Fransız annesiyle İstanbul’dan Fransa’ya gitmiş; Türk olan babası ise kendisi doğmadan evvel ölmüş bir genç adam.  Fuat’la, II. Meşrutiyet günlerinde, Fransa’dan İstanbul’a yol alan bir gemide arkadaşı Alex’e yazdığı ilk mektupta karşılaşıyoruz. Dokuz yaşına kadar yaşadığı İstanbul’a bir Fransız gazetesinin muhabiri olarak geri gelen Fuat, İstanbul’u, meşrutiyeti, kendi anılarını ve yüzleştiklerini yazıyor Alex’e. Mektupları okurken, hem 1908’in İstanbul’unu geziyoruz hem de doğu ve batı arasında kalmışlığın gerek toplumsal gerekse bireysel sıkıntısını sezinliyoruz.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, insanın varoluşsal sorularından birine, ait olma meselesine dair bir roman olarak da okunabilir. Fuat’ın arada kalmışlığı, kökünü arayış çabası, buhranları; yalnızca onun hikayesi olmasının ötesinde çok katmanlılıkla anlatılıyor.

"Alex, bu satırların yazarı aşk acısının sarhoşudur, şaşılacak denli mutlu ve aynı anda kederlidir. Haz ve acının, iki zıt kutbun, adeta geceyle gündüzün aynı anda, kendi karanlık ve aydınlığından bir nebze olsun kaybetmeden bir arada bulunabilmelerinin mucizesi karşısında nefesim kesiliyor. Zannederim, bu ancak Tanrı’nın yaşayabileceği bir tecrübe..."

Murat Gülsoy’un sadık okuru için, Gölgeler ve Hayaller Şehrinde’deki en tanıdık şey ise elbette rüyalar. Murat Gülsoy, yine rüyalardan bahsederek, rüyalarımızı sorgulayarak hikâyeyi bilinmez bir alanın çekiciliğiyle besliyor.

“Ey okur, her şey 1968 senesinde başladı.” Cümlesiyle açılan romanda, geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarken her şeyin nasıl bir süreklilik içinde olduğunu, bugünün de dünün bir devamı olduğunu hissedecek ve insan zihninin kadim soruları üzerine düşünmeye başlayacaksınız.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, bizi zamanımızın sıkıcılığından kurtaracak tarihi hikâyeler okumak isteyenlere iyi gelecek, zihin açıcı, edebi lezzeti oldukça yüksek bir kitap.

“H.G. Wells üstadımızın makinesine binip geriye dönmek isterdim Alex, çok değil beş sene öncesine sadece. İnsan mutluluğun kıymetini mutsuzluk ânında fark ediyor ne yazık ki. Benim, hayatım dediğim şu garip maceranın en mutlu zamanları hep geride kaldı.”

 

* Hamiş: “Zamanımızın Sıkıcılığından Kurtaracak Tarihi Hikâyeler”e ihtiyaç duyduğumuz kitabın açılış mektubunda yer alıyor.

21 Nisan 2014 Pazartesi

Erguvan Vakti...


Yenilenmenin, ruhu sakinleştirmenin, uzun yürüyüşlerin vaktidir Nisan benim için. İstanbul’da erguvan mevsimidir…  Boğazın, Boğaziçi’nin en güzel zamanıdır.

Yine erguvan vakti işte… Kendimi Boğaziçi’ne saklayasım, erguvanlar altında soluklanasım var.

Boğaziçi'nde erguvanlar...
Nisan biraz da yeni bir yaşın yükü, geçmişin sisi pusu demek benim için.

Son bir seneye dönüp bakıyorum. Seyahatler, sorumluluklar, telaşlar arasında neler yapmışım, nerelere varmışım, ne kadar değişmişim diye bir göz atıyorum geçen zamana.

Hiç bilmediğim şehirlerin sokaklarında yürüdüm bu sene. Bir bavul, birkaç parça eşya ve elimde haritalarla dolaştım farklı kentlerin yollarında. Hayran kaldım, kayboldum, heyecanlandım. Uçaklarda, otobüslerde, garlarda uyudum. Kiliselerde, camilerde soluklandım. Yeni insanlarla tanıştım. Yalnız kaldım.

Sanırım geçen senenin bana öğrettiği en önemli şey, yalnızlığımı sevebileceğim oldu. Kendi başınalığımı, yalnızlığımı çok sevdim ben. Oysa ne çok korkardım… Hep kalabalıklardaydım, kalabalık olmak için canhıraş bir çaba içindeydim.

Etrafın gürültüsünden kendimi duymuyormuşum meğer.

Bu yaşımda fark ettim, insanın en çok, kendisiyle vakit geçirirken eğlendiğini. İlk kez yalnız başıma sinemaya gittim, ilk kez tek başıma yemek yedim, ilk kez bir başıma seyahat ettim. Ve nasıl iyi geldi anlatamam!

Tarkovski’nin bir sene önce okuduğum ve altını çizdiğim cümlelerini, daha yeni anladım ben. İnsanlara ne söylemek istersiniz, sorusuna şöyle yanıt vermiş Tarkovski:

Bilmem… Sanırım yalnız olmayı öğrenmeleri gerektiğini ve kendi başlarına mümkün olduğu kadar çok zaman geçirmek için uğraşmalarını söylemek isterim. Bugünün gençlerinin hatalarından biri gürültülü, bazen neredeyse agresif etkinliklerde bir araya gelmeye çalışmaları. Yalnız hissetmemek için bu beraber olma arzusu bence çok talihsiz bir gösterge. Her insan çocukluktan itibaren kendiyle zaman geçirmeyi öğrenmeye ihtiyaç duyar. Yalnız olması gerekmez ama kendiyle kaldığında sıkılmamalıdır. Kendi kendine kaldıklarında sıkılan insanlar bana kendilerine verdikleri değer açısından bir tehlikenin içindeler gibi gelir.”

Dedim ya, yeni bir yaşın yükü omuzlarımda. Şimdi ben, heybemde yollar, sözcükler ve güzel insanlarla ve en çok da kendimle, yürüyorum erguvanlar altında.
 

31 Ocak 2014 Cuma

Aklımda Kalanlar...

Zaman akıyor, koşturmaca son sürat devam ediyor. Oyunlar, filmler, kitaplar; geçtiğim sokaklar… İstedim ki birkaç cümle bırakayım, aklımda kalanlardan…

Galiz Kahraman. İhsan Oktay’ın merakla ve hevesle beklediğim yeni romanı. Hayret ki Yedinci Gün’den bir yıl sonra, beklendiğinden erken bir vakitte geldi; mutlu etti. Yedinci Gün’de bir değişimin sinyalini veren İhsan Oktay Anar, Galiz Kahraman’da “değiştim” diyor. Göndermeleri, eleştirileri çok daha açık; daha yüzeysel görünen fakat yine katman katman açılan bir hikayeyle selamlıyor bizi. Ben Galiz Kahraman’ı çok ama çok sevdim. Hatta Ruhuna Kitap’ta da yazdım. Muhakkak okuyun derim; hem Galiz Kahraman’ı hem de yazımıJ

Hamlet. Bu sezon hem DT’de hem de Moda Sahnesi’nde sahneleniyor. Ben yalnızca Moda Sahnesi’ndekini izleyebildim ve bayıldım! Onur Ünsal’ın muazzam oyunculuğu, Timur Acar’ın performansını ve metnin mekandan ve zamandan azade yorumunu çok beğendimJ Aksak yanları da yok değil elbette ama Onur Ünsal oyunu o kadar yükseltmiş ki bütünsel bakınca bu sezonun en iyi oyunlarından biri olacak gibi duruyor. Moda Sahnesi de hem oyunları hem de film gösterileri ve etkinlikleriyle ayağımı karşıya alıştırıyor iyice. Çok keyifli, çok güzel bir mekan olmuş. Bence Moda Sahnesi’ne gidin ve Hamlet’i illaki izleyin!
 

Sessizlik. İstanbul Devlet Tiyatroları’nın, geçen sene Afife Tiyatro Ödülleri’nde En Başarılı Prodüksiyonu Ödülü’nü kazanan oyunu. Geçen sezon izleyememiştim; nihayet geçen hafta Üsküdar Tekel Sahnesi’nde seyredebildim. Öncelikle, bu sahneye ilk kez gitmiş biri olarak söyleyeyim, çok güzel bir sahne olmuş!  Yeri, ulaşımı, tarihi dokusu; gidilesi ve bol bol oyun izlenilesi bir mekan. Sessizlik ise gerçekten DT’nin başarılı bir prodüksiyonu. Feminist bir hikaye, iyi bir reji ve oldukça iyi performanslarla sahneleniyor. Özellikle Funda Eryiğit’in oyunculuğu göz dolduruyor. Sessizlik, kadın olmak, dinin ve otoritenin bireysel hayatlarımızdaki belirleyiciliği üzerine güçlü bir hikaye ve başarılı bir yorum. Bence, izlenmeliJ

Zorlu PSM.  Zorlu AVM’ye biraz mesafeliydim esasında. Hem her yerin AVM dolması, hem şehrin ortasındaki saçma görüntüsü, hem trafiğe vurduğu darbe sebebiyle uzak duruyordum. Ama İDSO & İdil Biret konseri vesilesiyle avm içindeki Performans Sanatları Merkezi’ne gidince “helal olsun” dedim. Zira İstanbul’a kocaman, güzel tasarlanmış, çok iyi bir salon kazandırmışlar! Zorlu PSM, şu an İstanbul’daki  en iyi konser salonlarından birine sahip. Sanırım kirası sebebiyle, bilet fiyatları biraz yüksek. Ama yine de, keyifli konserler, oyunlar ve müzikaller için buradaki etkinlikleri takip etmek, kaçırmamak lazımJ

 
 

Savunma. Hakan Gerçek’in yeni sahnesinde oynamaya başladığı, yeni oyunu. Yine tek kişilik oyunda harikalar yaratan Hakan Gerçek. Yine bir portre. Amerika tarihinde ünlü bir avukat olan Clarence Darrow'un hikayesini anlatıyor. İnsan hakları savunucusu Darrow’un kariyeri, savunduğu kişiler ve davaları anlatan oyun; bugüne, bugünün hukuk sistemine ve özellikle son günlerde memleketimizde olup bitenlere dair ciddi göndermeler içeriyor. Savunma çok güçlü, düşündürücü ve etkileyici bir oyun. Maya Cüneyt Türel Sahnesi de Beyoğlu’nda, sıcacık kafesi, küçük salonu ve zengin sanatsal etkinlikleriyle çok hoş bir sanat mekanı. Sık sık yolumu düşürmeye çalışacağım bundan böyle. Bence siz de gidin ve mutlaka Savunma’yı izleyinJ


Tarkovski. Geçen sene bir arkadaşımın tavsiyesiyle Nostalghia (Nostalji)’yı izlemiş ve Tarkovski’yle tanışmıştım. Filmden, sahnelerden, şiirselliğinden o kadar etkilendim ki Tarkovski hakkında okumaya başladım; önce Mühürlenmiş Zaman’ı bitirdim, ardından Şiirsel Sinema’yı. Bir de Stalker’ı izledim. Tarkovski’nin peşi sıra gidecektim ama koşturmacalar arasında durakaldım. Ta ki geçenlerde, psikolog bir arkadaşımla üzerine sohbet edene dek… Birlikte Tarkovski filmleri izleyelim, üzerine okumalar yapalım dedik. Bir program hazırladı, ben de koşarak yeni kitaplar aldım. Bu hafta sonu Ivan’ın Çocukluğu’nu izleyip kitaplar karıştırmaya, sohbet etmeye başlayacağız. HevesliyimJ
 



İlk Şarkılar. Fazıl Say'ın şiir dolu şahane albümü! Serenad Bağcan'ın duru sesi, Fazıl Say'ın piyanosu ve şiir bir araya gelince insan tekrar tekrar dinliyor bütün şarkıları iTunes'tan albümü indirdiğim günden beri, özellikle Dört Mevsim, ki bir Cemal Süreya şiiridir, ve İnsan İnsan'ı kaç kez dinledim bilmiyorum. Son zamanlarda dinlediğim ve beni en çok etkileyen albümlerden biri. Pek sevdim, dinlemenizi tavsiye ederimJ