19 Aralık 2011 Pazartesi

Tehlikeli İlişkiler...

Geçen sezon bilet bulamayıp gidemediğim, izlemek için fırsat kolladığım oyunlardan birini nihayet geçen hafta izleyebildim:)

İstanbul Şehir Tiyatroları yorumuyla Tehlikeli İlişkiler!

Tehlikeli İlişkiler, Choderlos de Laclos’nun 1782’de yayınlanan “Tehlikeli İlişkiler” (Les Liaisons Dangereuses / Dangerous Liaisons) romanından uyarlanmış bir oyun. Daha evvel pek çok kez sinemaya ve tiyatroya uyarlanmış bu metnin, yazıldıktan yüzyıllar sonra bile sahneleniyor, izleniyor olması hikâyesinin ve karakterlerinin gücüyle açıklanabilir sanırım!

Oyunun iki ana karakteri Markiz de Merteuil ve Vikont de Valmont’ı Şebnem Köstem ve Levent Üzümcü canlandırıyor. Ve harikalar yaratıyorlar demek yerinde olur bence:)

Vikont de Valmont, laf cambazlığı ve zekice oyunlarla aristokrat kadınları kendine aşık eden, elde ettiği kadınlarla dilden dile yayılan bir şöhretiyle gurur duyan bir erkek. Ve Markiz de Merteuil, arzulanan, erkekleri kendine âşık eden ve onları kullanan bir kadın. İşte bu tehlikeli ikili iddiaya giriyor, planlar yapıyor ve oyunlar kuruyor. Bütün olup bitenler, ilişkilere, kadınlara, erkeklere, topluma ve ahlâka, ihanete ve intikama dair pek çok şey anlatıyor. Oyunu izlerken bambaşka topraklarda bir adamın yüzyıllar önce yazdıklarının, bugün kendi hayatlarımızın nasıl da yakınında durduğuna, benzerlerini gördüğümüze, işittiğimize şaştım. Oysa şaşırmamak gerekiyor galiba! Ne de olsa, bütün o ‘tehlikeli’ duygular insana dair ve içimizde…

Şahane kadrosunun yanı sıra oyunun etkileyiciliğinin bir diğer nedeni de dekoru. Veya dekorsuzluğu:) Sahnede hiç dekor yok. Oyun boyunca oyuncular ve kostümleri dışında hiçbir şey kullanılmamış. Yalnızca üç kocaman ayna! Aynalar dönüyor, aynalar hikâyeyi yüzümüze vuruyor, aynalar arkasındakini gizliyor…

Ve oyun; oyunculuklar, aynalar ve müzikler başınızı döndürüyor!

Oyundan çıktığımda hayatımda gördüğüm Valmontları ve Markizleri düşündüm… Zaman zaman nasıl da oyuna geldiğimi, gafil avlandığımı… Bak, dedim kendime, yüzyıllar önce de aynıymış, bugün de. Yarın da benzerlerini göreceksin, şaşırma. Ve elbet, kendini hazırla!

Ve nedense, oyun sonrası Osmanbey sokaklarında yürürken Markiz de Merteuil’in oyundaki şu cümlesi gezindi aklımda: “Utanmanın da ,acı çekmek gibi sadece bir defaya mahsus olduğunu yakında anlarsınız…”

Tehlikeli İlişkiler bu sezon izlediğim iyi ve kesinlikle tavsiye edebileceğim oyunlardan biri! Hala Şehir Tiyatroları’nda oynuyorken kaçırmayın, mutlaka izleyin:)

13 Aralık 2011 Salı

Zaman Zaman...

* Neredeyse yataktan kazımıştım bedenimi, hayatta tek ihtiyacım olan şey biraz daha uyumaktı sanki ve o an uyumak imkânsızdı. Yapılacak, yetişilecek ne çok şey vardı! Kalktım, hızlıca hazırlandım, koşturdum. İş için ofis dışında, uzak bir yere gidecektim. Ama önce ofise, sonra oradan servisle uzaklara… ‘İyi’ dedim ‘Yolda uyumaya devam ederim.’ Trafiğe takıldım, servisi kaçırdım. Suratıma yerleşen memnuniyetsizlik soğukta öylece donakaldı. Bir taksiye bindim. Yolu tarif edemedim. Taksicinin insafına bırakıp yolları, yapılacakları düşünmeye başladım ve cebimdeki parayı. Bir yerde durup para çekmem lazımdı. Geç kalıyordum. Yollarda çalışma, kaza, trafik her şey vardı. Dolanıyorduk ve cebimde para yoktu. Ve yetişemediğim bir sürü şey kafamın içinde… Uyumak istiyordum, bir köşede yalnız kalıp kitap okumak… Olmuyordu ama, parçalanamıyorum ki… Yetemiyorum ki… Ağlamaya başladım. Sabahın köründe, İstanbul’un uzak köşelerinden birinde taksinin arka koltuğunda ağlıyordum ki mezarlığın yanından geçtiğimizi fark ettim. Baktım öylece mermer mezar taşlarına… Niye üzülüyorum ki ben dedim, sahi niye üzülüyorum ben?

Dünya derdi değil mi nihayetinde… Geçmeyecek mi, bitmeyecek mi?

* Cumartesi sabahı. Bence hafta sonunun en mühim aktivitesi kahvaltı. Menemen mi yapsam hellim mi kızartsam derdindeyken ben, telefonum çaldı. Birkaç aydır görüşemediğim ama daha önceki gece haftasonu görüşsek diye bahsettiğim arkadaşımın adını görünce, ‘hah!’ dedim, ‘kahvaltı için arıyor kesin’. Hevesle açtım telefonu, bir ölüm haberi aldım. Birkaç ‘Nasıl olmuş, çok kötü…’ cümlesi kurabildim. Sustum. Gözümden yaşlar aktı. Telefonu kapadım. Ağlamaya başladım usulca. Karşımda oturan arkadaşım ‘Allahaşkına ağlama, çok uykusuzum zaten.’ dedi. Sustum.

Düşünüyorum da biriktirilen suskunluklardan hayır gelmiyor… Ve acı, hep yalnız yaşanıyor.


* Shakespeare’in dediği gibi bir sahne ya hani bu dünya… Kaç tane rolümüz var ömür denen oyunda… Hepsini layıkıyla oynamak mümkün mü acaba?

İyi bir evlat, ailenin sevilen kişisi, akıllı kardeş, sırdaş, dost, arkadaş, öğrenci, anne, baba, sevgili, eş, yönetici, çalışan… Her şey oluyoruz ya hani… Hem de aynı anda… Yetişemiyor insan, yoruluyor… Hepsinde en iyi olmak isterken, an geliyor kendine kaçası geliyor. Öylece kalsın oyun, seyirci sussun, dekor kurulu kalsın istiyor da… Olmuyor işte.

Show must go on!

5 Aralık 2011 Pazartesi

Oradan Buradan...

Yine ‘Bunu yazayım mutlaka!’ diye cebime attığım şeyler koşturmaca arasında akıp gitmekte, en iyisi o ‘en rahat zaman’ı beklemekten vazgeçeyim de yazayım dedim, kısa kısa :)

* Ah Muhsin Ünlü… Yine yapmış yapacağını:) Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi. Bir Onur Ünlü filmi. Polis’i izledikten sonra tekrar film çekse de izlesek dediğim adamın yeni hikayesi. Bir kara komedi. Çok güçlü bir oyuncu kadrosu var. Selçuk Yöntem, Türkü Turan, Ezgi Mola, Bülent Emin Yarar, Engin Hepileri… İnsanın kötü halleri, aile güzellemeleri üzerine eğlendirici, etkileyici ve kesinlikle düşündürücü bir film Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi. Bence farklı bir şeyler izlemek istiyorsanız, hala vizyondayken, mutlaka izleyin derim:)

* Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG) yararına gerçekleştirilen bir projeyi gezdim geçtiğimiz cumartesi günü. 12 Ünlüden 12 Ev projesinde 12 ünlü isim 12 mimarla birlikte Trumph Towers’ta konsept evler tasarlamışlar. Hülya Avşar, Acun Ilıcalı, Ümit Boyner, Türkan Şoray, İzzet Çapa, İbrahim Kutluay, Oya Eczacıbaşı ve Caroline Koç gibi ünlü isimlerin evlerini gezebiliyorsunuz. Çok güzel mekanlar yaratmışlar. Evleri gezerken o ünlülerin karakterlerine dair izlerin eşyaya sirayet ettiği hissine kapıldım nedense. Ayşe Arman’ın evi keyifli ve şehvetliydi, Acun Ilıcalı’nın evi eğlenmek üzere tasarlanmış gibi, İbrahim Kutluay’ın evi aile yuvası ve İzzet Çapa’nın evi her tarafından yaratıcılık fışkıran bir küp gibiydi. Ama ben en çok Caroline Koç’un evini sevdim. Değişik bir hava, huzur vardı mekanda. Hatta sergiye beraber gittiğimiz arkadaşımla Caroline Koç’un salonunda oturup sohbet ettik:)
Giriş ücreti 10 TL ve TOG’un çocukların eğitimi için yürüttüğü Sokak Lambası projesine gidiyor, 8 Aralık’a kadar gezilebiliyor, kaçırmayın bence:)

*Kıyıya Oturmanın Böylesi. Merve Engin’in tek kişilik oyunu. Commedia Dell’arte türünde bir oyun. Tek bir oyuncu, masklar ve aksesuarlar. Herşey olabildiğince sade ve tüm oyun oyuncunun performansına dayalı. Ve Merve Engin oldukça iyi bir performansla eğlenceli bir hikaye anlatıyor. Oyunu izlerken bayağı güldüm:) Sade, keyifli ve değişik bir oyun Kıyıya Oturmanın Böylesi. Ben Oyun Atölyesi’nde izledim, ama farklı mekanlarda da oynuyor bildiğim kadarıyla. Merve Engin’in bloğundan ve Twitter adresinden takip edebilirsiniz oyun haberlerini ve hatta daha fazlasını:)

* Bir koşturmacadır, hayat telaşıdır gidiyor ve bunca şey arasında zihnim de dağılıyor bu ara. Dağınık bir zihinle okuduğum kitaplara da odaklanamıyorum sanırım. Romanlar, hikayeler dolanıyor elimde, bir sis perdesinin arkasından görüyorum sanki karakterleri, olanları… Ama işte şiir, ille de şiir. Bulanıklığıma iyi geliyor. Şu sıralar gecenin sabaha vardığı saatlerde İbrahim Tenekeci şiirleri okuyorum. İçime doluyor dizeleri. Çok güçlü bir yürek, kaleminin peşisıra dalıp gidiyorum…

* Zamanla etrafımızdaki insanlar nasıl da azalıyor. Kalabalıklar dağılıyor da yorgun bir sessizlik çöküyor ya omuzlara… İşte öyle azalmaktayım şu sıra… Hüzünlü değil fakat. Aksine, ilk kez yalnızlığımı sevmeyi öğreniyorum…

28 Kasım 2011 Pazartesi

Dedemin İnsanları...

Fragmanını izlediğimde mutlaka görmeliyim demiştim. Vizyon tarihini not etmiş beklemedeyken blogger gösterimi için davet aldım ve koşarak gittim geçtiğimiz haftaki özel gösterime:) Aslında filmden çıkar çıkmaz bir şeyler yazmak istiyordum üzerine ama biraz demlemek istedim filmden bende kalanı…

Dedemin İnsanları’nda Çağan Irmak yine sıcacık bir hikâye anlatıyor.

Tarihe, siyasete, bu topraklarda yaşananlara dokunuyor, en naif yanından. İnsanlar anlatıyor. Zorla topraklarından ayrılmak zorunda kalanları, arada kalanları, bir denizin karşı kıyısına hep özlemle bakanları, bu topraklara kök salanları…

Bir çocuğun dedesiyle ilişkisinden izliyoruz bu memlekette yaşananları. Bir çocuğun gözüyle seyrediyoruz bütün olup biteni; net, sahici ve iz bırakıcı bir biçimde…

Çağan Irmak, kendi dedesinin hikayesini anlatmış esasında. Gerçek olduğunu bilince daha bir etkiliyor o’ üç şekerli insanlar’, ehlikeyif sofralar ve filmin sıcacık insanları…

Çetin Tekindor, dede. Torununu en yalın biçimde seviyor oluşu, kullandığı argo dil ve yüzündeki o şefkatle nasıl da sahici bir biçimde çıkıyor karşımıza! Özellikle dükkânda torununa esnaflık anlattığı sahnelere dikkat kesilin derim. Ah, dedim seyrederken, nasıl yitirdik biz bunca güzel alışkanlığı…

Filmin oyuncu kadrosu hem Çağan Irmak filmlerinden aşina olduğumuz hem de çok güçlü bir kadro. Çetin Tekindor, Hümeyra, Ezgi Mola, Yiğit Özşener, Mert Fırat, Gökçe Bahadır, Zafer Algöz… Ve çocuk oyuncular. Torun, öyle tatlı öyle sahiciydi ki… Çocukken büyük bir masumiyetle ama ‘kötü’ baktığımız anlar vardır ya dünyaya…O yalın hali, gel-gitleri inanılmaz iyi vermiş. Bir de küçük oyuncu, Tahsin’i canlandıran çocuk var, dedenin dükkandaki diğer çırağı. Kendisi beni benden aldı. O nasıl bir oynamaktır, o nasıl bir aksandır…

Filmin beni en çok etkileyen sahnesi, dedenin dükkanda kefen sattığı sahneydi. Yaşlı kadının bohçasını almaya gelişi, kafasını dışarıya çevirip bekleyişi… Yürüyüşü… Günlerdir aklımda o sahne… Ölümü düşündürdü ve insanın o kabullenişini…

Çok sade, yalın ve çarpıcı bir biçimde anlatıyor Çağan Irmak, her şeyi.

12 Eylül darbesini, ‘sesini duyuramayanları’, susanları, çoğalanları ve kaybolup gidenleri… En sade ve en etkileyici biçimde anlatıyor…

Tarihler değişiyor, diller, şehirler değişiyor ama insana dair o en dokunaklı his değişmiyor film boyunca. Güzel bir şeyler anımsatıyor Çağan Irmak, Dedemin İnsanları’nda…

Bir güzel his, geçmişe, memlekete ve insana dair…

Çok güzel bir film olmuş Dedemin İnsanları. Kaçırmayın, izleyin derim:)

23 Kasım 2011 Çarşamba

Güzel Şeyler Bizim Tarafta...

‘Dünyayı olduğu gibi değil, olduğumuz gibi görürüz.’ demiş ya Hacı Bektaş Veli… Hepimiz durduğumuz yerden okuyoruz hayatı, gördüğümüz kadarıyla, bildiğimiz diller nispetinde… Ve hep en normal, en olması gereken ve en gerçek bizim hikayemiz zannediyoruz. Dinlediklerimizi, gördüklerimizi kendi sınırlarımızda demleyip, en leziz tada kavuştuk sanıyoruz ya… Doğruluğundan şüphesiz bir tavırla yudumluyoruz ya hani değerlerimizi, inançlarımızı… İşte Berkun Oya duruyor ve ‘Napıyorsunuz siz?’ diye soruyor. O kesin yargılarımızın, kibirli hallerimizin, dinlemeden yanından geçip gittiğimiz insanların hesabını soruyor. İnce ince. Kendini dinleterek.

Güzel Şeyler Bizim Tarafta, son dönemde izlediğim en iyi oyunlardan biri!

Bir camın ardından akıyor hikaye. Metafor değil, sahiden bir cam var seyirciyle oyuncu arasında. Elimizde kulaklıklarla salona girerken ne olacak acaba diye düşünmüştüm. Kulaklıkları taktık, camın ardında oyun başladı ve biz en ufak sesleri hissederek hikayenin içine yerleştik. Bazı sahnelerde o cama tosladık. İrkildik. Sarsıldık.

Dört karakter ve birbirinden farklı iki dünya var oyunda. İlk sahnelerde Bartu Küçükçağlayan ve Tülin Özen’i görüyoruz . Kadın ve erkek. Ve aralarından sızan yıpranmış bir ilişki. Ardından Ozan Çelik ve Öykü Karayel giriyor hikayenin içine. ‘Diğer’ini anlatıyorlar. Sahici, duru ve etkileyici bir biçimde.
Uzakta olanla, sana benzemeyenle yani bir nevi ‘diğeri’yle karşılaşınca ne hale geldiğimizi gösteriyor aslında oyun.

Zekice, inanılmaz güçlü bir metinle ve sarsıcı oyunculuklarla…

Oyuncuların hepsi çok çok iyi performans sergiliyorlar. Ama en çok Öykü Karayel kazınıyor akla. Hem de iz bırakarak. Muazzam bir oyunculuk sergiliyor. Hani nefes kesiyor, nefes bile almadan izliyorsun denir ya tam da öyle işte:)

Berkun Oya’yı Yangın Duası’ndan beri takip etmeye çalışıyorum. Bayrak da Bomba da diğer çalışmaları da çok iyiydi. Ancak Güzel Şeyler Bizim Tarafta benim için ayrı bir yere yerleşti. Günlerdir etrafımda kim varsa, mutlaka gidin diye başlarının etini yiyorum:)

Evet, bence mutlaka izleyin. Doğru bildiğiniz ne varsa üzerine düşünüyorsunuz oyundan çıkınca. Başka türlüsü var mı acaba diyorsunuz. Şaşırıyorsunuz, kızıyorsunuz, sarsılıyorsunuz…

Güzel Şeyler Bizim Tarafta, bir hikaye anlatıyor Krek Mekan’da, kulaklara küpe olacak cinsten. Gidin, dinleyin, payınıza düşeni alın derim:) Hem oyunda da dediği gibi ‘Birini dinlersen her şey kolaylaşır!

11 Kasım 2011 Cuma

Bayram Ola, Bayram Ola...

Bayramları seviyorum. Ritüelleri, sabahları erkenden başlayan günleri, özenli giysileri, ikramları, sonu gelmeyen ısrarları, bıkmadan tekrar tekrar kurulan cümleleri, yılda birkaç kez görüşülen uzak akrabaları, bir anda oluşuveren sessizlikleri, büyüklerin konudan konuya atlayabilme hızını, kalabalık sofraları … İnsana sinen o hevesli halleri, hepsini seviyorum.

Bayram demek, yolculuk demek bir nevi… Memlekete, aileye, çocukluğa…

Köyde bize bahçede ekmek pişiren Pakize teyzenin anısı demek, hayatta tanıdığım en iyi insanlardan birinin ,Ali Dayı’nın mezarında bir fatiha demek, çocukluğumun şu kocaman bahçesi meğer nasıl da küçükmüş demek, yürüdüğün yolları anımsamak, kurumuş ayak izlerine bakmak, kendine dönmek demek...

Babanın gözlerinin içinde bir ışıltıyla lakin çok da renk vermemeye çalışarak sevinmesi demek, annenin hep bir telaş yemek yetiştirmeye çalışması, ‘Aman şunu da yemeden sakın gitme gurbet ele.’ demesi ve hep en sevilen yemeklerle donatılan masalar demek... ‘Bu bayramı da gördük, çok şükür.’ diyen yaşlıların elini öpmek, tüketilecek çok bayram var umuduyla ordan oraya koşturmak, bir dahaki bayramın planlarını yaparken geçen bayramdan o zamana geçenin hesabını yapmak demek... İç geçirmek, uzun uzun susmak ve tertemiz oturma odalarında kahkalar atmak demek...

Zaman ne hızlı geçiyor yahu, deyiverip susmak...

Bir nevi, hayatı anlamaya yardımcı günler bayramlar... Gelenleri, gidenleri, yürüdüğümüz yolları, telaşlarımızı, heveslerimizi ve insana has çeşit çeşit halleri barındırıyor. Bir kaç güne ömürlerimizin hesap dökümü sığıyor.

Duruyoruz ve birbirimize bakıyoruz ve sonra içimize... Soluk alıyoruz ve soluğumuzla ısıtıyoruz belki bazı kalpleri veya susuşlarımızla kırıyoruz kimilerini... Kim bilir...

Zaman, öyle hızlı geçiyor ki... Ve bayramlar...

Bir bayram daha geçip gitti. Kalabalık sofralar dağıldı, yolcular gurbete döndü, kalan tatlılar şekerlenmeye yüz tutuyordur şimdi bembeyaz örtülü dolaplarda.

Başka bayramlar da görebilecek miyiz acaba diyorum kendi kendime şimdi, nasıl çoğalacak, ne kadar eksileceğiz... Kim bilir...

1 Kasım 2011 Salı

Üstü Kalsın...

Hakan Gerçek’i ilk sahnede izleyişim İş Sanat’ta bu sezona kadar her ay düzenlenen şiir dinletileriydi sanırım. Ardından Kenter Tiyatrosu’nda 39 Basamak’ta izlemiştim ve hayranlığım bir kat daha artmıştı. Ama beni en çok etkileyen oyunu, soğuk bir akşamda Akatlar Kültür Merkezi’nde izlediğim Van Gogh olmuştu. Kenter Tiyatrosu’ndan ayrılıp kendi tiyatrosunu kurmuştu ve ilk oyunu Van Gogh’tu. O akşam beni ne kadar etkilediğini, sarstığını nasıl anlatsam ki…

Sonrasında arkadaşlarım Tiyatro Gerçek’teki atölyelere katıldılar. Buluşmalar, etkinlikler, oyunlar derken Hakan Gerçek’le tanışıp sohbet etme fırsatı bile buldum:)
Oyunlarını, dinletilerini kaçırmamaya özen gösterdim, hayranlıkla takip ediyorum yaptıklarını. Geçen yıl, bu sezon için bir Cemal Süreya portresi hazırladığını öğrendiğimde inanılmaz sevindim. Van Gogh’tan sonra yine ortaya harika bir iş çıkacağına şüphem yoktu. O nedenle Üstü Kalsın’ın ilk gösterimine gitme hazırlıkları yapıyordum, ancak olmadı. Dinletiyi ikinci gösterisinde, Maya Sahnesi’nde izleyebildim. 28 Ekim’deki bu dinletinin geliri Van’a gitti!

Üstü Kalsın, Cemal Süreya şiirlerinden ve aralarda bazı düzyazı metinlerinden oluşan bir oyun. Gösteri metnini Atilla Birkiye kurgulamış, aynı zamanda oyunun yönetmeni:) Şiirlere eşlik eden müzikleri ise Cengiz Onural ve Bora Ebeoğlu hazırlamışlar. Müzikler tek kelimeyle harikaydı!

Dinleti boyunca Hakan Gerçek muazzam bir performans sergiliyor. Şiirler arasındaki duygu değişimleri, şiir yorumlamanın yanısıra farklı karakterlere bürünmesi, karakterler ve şiirler arasındaki o akıcı gezinti… Bazısını ezbere bildiğim, defalarca okuduğum şiirleri dinlerken, seyrederken bambaşka anlamlar keşfettim Hakan Gerçek performansında. Hayran oldum. Birkaç şiirde gözümden yaşlar aktı gitti… Cemal Süreya’nın kalbime dolan dizeleri Hakan Gerçek’in hikayesiyle çoğaldı, sarstı, iz bıraktı…

Evet dinletiyi beğendim, oldukça başarılı buldum. Ancak beğenmediğim, hatta hiç beğenmediğim bir şey vardı: birkaç şiirde Hakan Gerçek’e eşlik eden kadın oyuncu, Tilbe Salim. Sahneye çıkıp okuduğu ilk şiirde sahneye yanlışlıkla çıktığını düşündürecek kadar kötüydü. Ses tonu, yorumu, duruşu… Çok çok sevdiğim birkaç şiiri seslendirmesine gerçekten çok üzüldüm. Neden ve nasıl böyle bir oyuncu tercihi yapmışlar bilmiyorum ama bence birkaç şiir daha fazla seslendirseydi, oyunu ciddi manada düşürebilirdi.

Neyseki Hakan Gerçek’in şahane oyun gücü, gösterinin bütününü oldukça yukarıda tutuyor:)

Şiir severseniz, Cemal Süreya severseniz- hatta bence sevmeseniz de:)- mutlaka izleyin derim Üstü Kalsın’ı!

Üstü Kalsın bildiğim kadarıyla her Cuma, Taksim’de Maya Sahnesi’nde oynayacak. Biletleri Biletix’ten veya Maya Sahnesi gişesinden alabilirsiniz:)

30 Ekim 2011 Pazar

Âh... Rüya...

'Sanman ki taleb-i devlet ü câh etmeğe geldik
Biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik.'


Kahverengi ve sarı tonları hakim etrafa. Kocaman bir odadayım, duvarları ve sınırları seçemiyorum. Nerede olduğumu bilmiyorum ama içimde inanılmaz bir huzur var. Üzerimde uzun bir elbise, saçlarım uzun, dalga dalga; yerde oturuyorum. Karşımda bugün türbesinde dua ettiğim o zat oturuyor. Yüzü yok. Ama bana baktığını biliyorum. Anlatmaya geldim diyorum. Konuşuyorum durmadan, içimde ne varsa anlatıyorum hiç durmadan. Beni nasıl kırdığını, canımın nasıl yandığını, şimdi nasıl soluksuz kaldığımı... Sakin ama aralıksız çıkıyor sözcükler ağzımdan, sanki yıllarca anlatıyorum. Dinliyor beni sessizce.... Bir nefes alıyorum, ah ediyorum... Karşımdaki o güzel yürekli adamın eşi geliyor yanıma ‘Beddua etme kızım’ diyor, ‘Kalbin kirlenir!’ Gülümsüyor bana. Ağlıyorum, içim sökülürcesine... Saçlarımı okşuyor...

Ağlayarak uyandım. Gözümden süzülen yaşın tuzlu tadı dudaklarımda, kalkamadım bir süre yatağımdan.

‘Ah!’ dedim, ‘Nasıl da eksilmiyor bazı acıların sızısı, nasıl da taze kalıyor bazı yaralar...

Ve bazı sabahlar nasıl da zor başlıyor...

Kulağımda ‘Beddua etme kızım, kalbin kirlenir!’ cümlesiyle dolandım bütün gün... Oysa ne çok beddua etmiştim o rüyaya uyumadan evvel... Neler dökülmüştü dilimden,
misliyle neler geçmişti kalbimin derininden...

Gün aktı gitti sonra... Sokaklarda yürüdüm, insanlar gördüm, cümleler kurdum...

Ve en çok, kalbimi kirlettiği için ağladım...



Sahi,gözyaşıyla temizlenir mi kalpte biriken ah?

24 Ekim 2011 Pazartesi

Van...

Güzel şeylerden bahsetmek istiyordum oysa…

İzlediğim oyundan ilk olarak. İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen Kırmızı’dan. Ve şahane bir Woody Allen filminden, Midnight in Paris’ten. Ve sanattan, tutkudan, aşktan…

Oysa bıçak gibi kesiliyor cümlelerimiz ölümle, zulümle ve felaketle...

Van’daki deprem, yitirdiklerimiz, yıkılan evler… Sevdiklerini kaybedenler, evsiz kalanlar, soğukta çaresiz bekleyenler… Fotoğraflar, haberler… İnsanın içinde bir yeri fena titretiyor.

‘Ne yapmalı?’ diyorsun bu çaresizlik karşısında, ‘Hangi ucundan tutmalı acının?’


Sosyal medyada inanılmaz bir seferberlik başladı, pek çok gazeteci bölgeye gitti, anbean durumu ve ihtiyaçları bildiriyor. Boğaziçi Üniversitesi’nden öğrenci Yakup Kıyanç ve ünlü gazeteci Ahmed Tezcan öncülüğünde, valiliklerle birlikte ‘Evim Evindir Van Kampanyası’ başlatıldı. Evsiz kalanlara kapı açan, zorda kalanı kucaklayan bir kültürden geldiğimizi anımsatan adımlar atıldı.
Pek çok sivil toplum kuruluşu, kamu kurumu ve belediye tarafından yardımlar toplandı-toplanmaya da devam ediyor-, Van’a ulaştırılıyor. Herkes dört koldan bir şey yapmaya çalışıyor…

Bütün bunlar sıcacıkken, bir yanda böylesi felaketlerden fitne yaratmaya çalışanlar, gönlü kapkaraların sesleri yankılandı etrafta… Ki kulak vermemeli, nefrete, kine, düşmanlığa!

Umarım en hızlı ve etkin şekilde karşılanır ihtiyaçlar, yaralar sarılır ve insanın insana şifa olduğu akıllara kazınır.

Vicdansızlığa, çıkarcılığa değil; sağduyuya, merhamete ve yardımlaşmaya ihtiyacımız var en çok. Ve uzatacak bir elimiz var, çok şükür…

14 Ekim 2011 Cuma

Kısa Kısa...

*Pek çok şeyi ‘Yazmalıyım bunu!’ diye attım cebime ama işte hayat telaşı, koşturmaca derken hep erteledim. Dağıldı zihnim, unuttum, atladım. Yaşadığımla kaldım.
Belki öylesi en makbuldür, kim bilir… Yine de iz bırakmak istiyor işte insan…

*Fikret Kızılok, Attila İlhan, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve daha nicesi… Sonbaharda bizi bırakıp gidenler… İyiki bu dünyadan geçmiş dedirtenler…‘Çoğalmak neyse ne, azalmak zor!’ demiş ya şair…

*Bienal’den söz edecektim. 12.İstanbul Bienali. 13 Kasım’a kadar devam ediyor. İstanbul Modern’e mutlaka gidilmeli derim:) Antrepo 3 ve Antrepo 5 için birer gün ayırıp rahatça gezmek gerekiyor ama. Sonra Arter’deki Kutluğ Ataman sergisi; yalın ve çarpıcı! Ve bence en gezilesi, Salt Beyoğlu’ndaki çalışmalar. İstanbul’a dair belge, video, kompozisyon… İstanbul’un farklı yüzlerini başka başka gözlerden görmek isteyenler kaçırmasın:)

*Ege’nin insana iyi gelen bir yanı var. Ruhu doyuruyor sanki, dinlendiriyor… Ekimin ilk hafta sonu Eski Foça’ya gittim, çok sevdiğim iki arkadaşımın düğünü için. Düğün dernek, arkadaşlarımın mutluluğu, kalabalık…. Ve bana ne iyi geldi o dinginlik, Eski Foça’nın o tertemiz hali ve ferahlığı! Ege rüzgarı dinlendiriyor insanı… Kaçmalı ara ara, yenilenmeli:)

*Daha evvel okumadığım yazarlarla tanışınca, etkilenince herkese anlatmak, ‘ Ben geç kaldım, aman siz hemen koşun okuyun!’ demek istiyorum:)
Murat Uyurkulak’a geç kalmışım mesela. Tol’la tanıştım kendisiyle. Sarsıcı, güçlü bir roman. Sonrasında Bazuka’yı okudum bir solukta, öykülerini. Keskin bir kalem, iyiki okumuşum hissi verenlerden:)
Ve Hakan Günday. Az’la başladı yolculuğumuz, halen devam ediyor. Ve her cümlesi nasıl da içimde dolanıyor! Sert, sarsıcı, mideme yumruk gibi inen sözcüklerle anlatıyor Derdâ’nın romanını.

*Geç de olsa oturdum Kaybedenler Kulübü’nü izledim geçtiğimiz Pazar. Hem de yağmur yağıyordu, evde çayım elimde film izleme keyfini yaşamamıştım ne zamandır. Kaybedenler Kulübü pek yaraştı battaniye-film-çay keyfine! Diyalogları ve karakterleri oldukça güçlü. Bazı cümleler dolandı kafamın içinde, ilişkiler, sorumluluklar ve hayat üzerine düşündürdü…

*Ve bu ayın belki de en güzel etkinliği! III. Richard’ı izleyebilen şanslı insanlardan oldum:) Kevin Spacey’i sahnede izlemek oldukça güzeldi. Oyuncular, dekor, ışık, müzik… Tek kelimeyle muazzam bir prodüksiyondu! Oyun sonrası Taksim’e doğru yürürken, izlediğimiz, gördüğümüz veya duyduğumuz bir eserden payımıza düşen o tutkuyu düşündüm. O tutkuyu, o güçlü duyguyu bize aktarabilen insanları… İyiki sanat var yeryüzünde, dedim, iyiki sanat var!

*Bu aylar okumak için çok ideal geliyor bana. Günlerin griliğinden, yağmurdan ve yalnızlıktan kaçıp hikayelere sığınmalı… Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları romanını okuduk arkadaşlarla ve üzerine sohbet ettik. Hikayenin mekanına, Nişantaşı’na gittik ve romandan bize kalanlar üzerine konuştuk. Hem kitaplar hem de dostlar… Ne kıymetliler:)

*Uykusuz gecelerimin sırdaşı Tanpınar… Tanpınar şiirleri… Rüya, zaman, mekan ve eşya üzerine düşündürdükleri… Okunmalı.

*Eylül toparlandı gitti işte,
Ekim falan da gider bu gidişle.
Tarihe gömülen koca koca atlar,
Tarihe gömülür o kadar.
’ demiş ya Turgut Uyar… Öyle işte…

6 Eylül 2011 Salı

İyiki Var Dedirten İnsanlardan Biri:)

İstediği şeyin peşinden giden insanlara hayranlık duyuyorum ben hayatta en çok!

Sahip olduğu şeyin kıymetini bilen, yılmayan, çalışan ve üreten kişiler oluyor genellikle bu cesur insanlar. Ve nerede olurlarsa olsunlar duruşları, enerjileriyle fark yaratıyor, fark ediliyorlar. Bir ışık taşıyorlar.

Bu ışığa sahip insanlardan biri Deniz. Deniz Özçelik. Sesiyle büyü yapan, aklından ve kalbinden akan melodilerle ruhunuzu doyuran, aklıyla, berraklığıyla insanı derinden etkileyen biri.

Şimdi buralardan çok uzakta, Amerika’da dünyanın en saygın müzik okullarından birinde, Berklee College of Music’te!

Deniz’le Gaziantep’te kalabalık bir sofrada tanışmıştık. ‘Boğaziçili’ kontenjanından tanıştığım bu kız Boğaziçi Elektrik Elektronik Mühendisliğinde okuduğunu söylediğinde içimden ‘vayy be!’ demiştim. Sonra bana ‘vayy be!’ dedirtecek bambaşka hallerine şahit oldumJ

Boğaziçi Elektrik Elekronik Mühendisliği gibi milyonlar arasından seçilen ilk 100’ün okuduğu, ağır bir bölümün yanı sıra konservatuara devam ediyordu Deniz. Haftasonları ben yaratıcı yazarlık dersleri için Kadıköy’e gidip gelirken vapurda karşılaşıyorduk. O müzik dersinden çıkmış oluyordu, ben yazı. Ayaküstü sohbetlerimiz içimdeki umudu tazeliyordu hep; hevesle, özenle bahsediyorduk yaptıklarımızdan, yapmayı istediklerimizden.

Bestelerini dinledim sonra. Su gibi akar, insanın içine dolar Deniz’in müziği. Dinledikçe çoğalır insan; uzak şehirleri, başka insanları ve hayatı düşünür en yalın haliyle. Kimi melodileri üzerine yazılar yazdım, bazı besteleri ilham perisi olup kondu masama. Sahnede şarkı söylerken görünce ise büyülendim. O berrak, naif kız kocaman bir ışık kütlesi gibi kendine çekiyordu tüm bakışları, göz kamaştırıyordu. Nasıl yetenekli, nasıl da tutkuluydu!

Bir akşam evde çay demlemiş, karşılıklı kanepelerde otururken Berklee’de geçirdiği yazokulundan ve önümüzdeki dönem yapacaklarından konuştuk. Ben o akşamki yüz ifadesini hiç unutmadım. Gözlerindeki ışık, hayallerini cümleleştirirken sesinin heyecanlı titreyişi ve kararlılığı büyüledi beni. İyiki dedim, iyiki böyle insanlar geliyor dünyaya, kesişiyor yollarımız…

Sonra yürüyüşe çıktık. Geceyarısını geçmişti sanırım. Yağmur yağıyordu. Sanattan, üretmekten ve düşlemekten söz ettik. Yürüdük. Aynı yolu üç kez gittik geldik. Islandık. Aşk’la konuştuk.

Ben şimdi ne zaman güçsüz hissetsem kendimi, beceriksiz kalsam hayat karşısında, bütün telaş arasında heveslerimi unutmaya kalksam işte o a gece yürüyüşünü anımsıyorum.

Heveslerim, umudum ve enerjim tazeleniyor.

Deniz şimdi çok uzak bir ülkede, çok az insanın elde ettiği bir başarıyla yüzde yüz burslu olarak Berklee’de okuyor. Biliyorum oradakileri de büyülüyor, büyüleyecek!

Sonra tekrar buraya dönecek ve sesindeki sihir bu topraklara da değecek:)

İyiki sanat var yeryüzünde! Ve iyiki böyle güzel insanlar yetişiyor dünya üzerinde;)

Deniz'den bir beste dinlemek için...


Deniz hakkında çıkan bir haberi izlemek için tıklayabilirsiniz:)

3 Eylül 2011 Cumartesi

Her Ömür Yarım Bir Hikaye Nihayetinde!

‘Gece oğlu gelmiş, o turmuşlar 3’e kadar, sohbet etmişler. Göğsüm ağrıyor demiş hafiften, dolanmış biraz evin içinde. Geçer demiş, yorgunluktandır. Sonra yatmışlar. Sabah ezanı namaza uyandırmaya gitmiş eşi yanına, ‘Hacı!’ demiş ‘Hadi uyan.’ Seslenmiş seslenmiş, ses vermemiş. Ölmüş yatağında…’ diye anlattı annem şaşkın bir ifadeyle.

Bayram sabahıydı. Hem ‘tatil yahu uyusam azıcık’ hem de’ bayram sabahı ne uykusu yahu’ sesleri içimde, mahmur mahmur güne başlamaya çalışırken ölüm haberi duyunca kalakaldım öylece. Yüzünü anımsamaya çalıştım. Kocaman bir bahçede yürürken, en son yıllar evvel gördüğüm bembeyaz sakallı, güleç yüzü geldi aklıma. O bahçe nasıl da kocaman gelirdi bana, çocukken. Hiç bitmez sandığım, etrafı fındık ocaklarıyla dolu uzun taşlı bir yoldan varılırdı. İki katlı o köy evi, avlusu ve bahçesiyle ilkokulda resim derslerinde yaptığımız o uzak evlerin bendeki canlı karşılığıydı. Ve bahçesinde elinde ufak bir değnekle dolaşan Hacı Amca... Eski, bulanık bir anı...

O bayram öğleden sonrasında, o kocaman sandığım bahçenin hiç de öyle büyük olmadığını farkettim oysa! Avlunun her yanında insanlar vardı ve evin önünde bir cenaze yıkama aracı. Erkekler bahçeyi doldurmuştu. Arabadan yana çeviremedim kafamı, annemle içeri girdik hızlı adımlarla. Ağıt yakılıyordu. Yaşlı teyzeler, tanıdık yüzler, anımsar gibi olduklarım... Sessizce bir köşeye oturdum, başımdaki yemeniyi çekiştirdim, ne diyeceğini bilmeyen insanlara özgü bir halde belleğimi yokladım.
Çocukluğumun yemyeşil bahçelerinde dolaştım. Ve anladım ki ölümün uğradığı toprakta, insan olgunlaşıyor, yetişkinliğe varıyor bir anda. Çocukluk, ölümün bir oyun gibi geldiği, kimse bizi bırakıp gitmeyecek sandığımız o masal ülkesi...

Bazı ölümler nasıl da yarım bırakıyor çocukluğumuzu...

Ve hayatımıza değen her ölümle nasıl da yaralanıyor içimizdeki çocuk...

‘Uykusunda, yatağında ölmüş ama.’ Diye düşündüm. ‘ Acısız bir ölüm... Allah ölümün bile hayırlısını nasip etsin!’

Ne bilinmez bir yolculuk ölüm!

Bir an geliyor, sonrası yok...Bir anda kesiliveriyor hikaye. Yapacakların, planladıkların, hayal ettiklerin... hepsi kaybolup gidiyor.

Bir insan gidince ona dair pek çok şey de siliniyor aslında. Herkesin belleğinde ne kaldıysa o kadar yaşıyorsun... Herkes kendince yeniden, yeniden yaratıyor senin ömrünü, anlattıklarıyla, hatırladıklarıyla... Özünü alıp gidiyorsun bu dünyadan...

Ne garip... Hiç tamamlanmıyor senden kalanlar...

Çocukluğumun o kocaman bahçesinde helallik alındı sonra. Sırayla yüzüne son kez baktı en yakınları... Sonra o kalabalık camiye doğru yürümeye başladı. Yeşil örtülü tabutu omuzlayan oğlu, çocukluğumun o uzun boylu, iriyarı abisi nasıl da küçük bir çocuk gibi göründü gözüme!

Arkalarından baktım. Bahçede dua okunmaya başladı.

Neler planlamıştı bu bayram sabahı için acaba diye düşündüm...Kimlerle bayramlaşacaktı, kimleri bekleyecekti o avluda...

Ah ölüm...

Nasıl da acıtıyorsun çocukluğumun canını!

Ve nasıl yarım bırakıyorsun bizi...

Nihayetinde, her ömür yarım bir hikaye...

Ötesi yok.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Yalnızız.

Sabaha karşıydı. Gün doğmak üzereydi şehrin üzerine. Hafiften bir kızıllık ve sakinlik doluyordu açık pencereden odaya. Yüzünde anımsayan insanlara özgü bir derinlikle, benim tam neresi kestiremediğim bir noktaya dikti gözlerini, ‘Gülümsüyorken, neşeli görünüyorken nasıl da mutlu sanıyorsun. Oysa neler yaşıyormuş… Herkesin bir derdi var işte…’ dedi. Kim diye sordum, gıybete girer, boş ver dedi. Hikayesi ne peki diyecektim ki o birkaç kelime söyleyip sustu. Üstelemedim. Rüyalarımdan parçalar anımsadım. Yüzler geldi gözümün önüne, soracaktım aslında, tanıdığım biri mi yoksa şöyle mi yüzü diye, vazgeçtim. Saçma geldi. Kimse kim, rüyama girdiyse ne önemi var, artık vazgeç işaretler aramaktan dedim kendi kendime. Sustum.

‘Doğru…’ dedim ‘Herkesin bir derdi var işte…’

Kendi dertlerimi düşündüm. Neleri dert edindiğimi, nelere yetişmeye çabaladığımı, dışardan her şey tıkır tıkır işler görünürken benim nerelerde tökezlediğimi, bazen dizlerimin nasıl da kanadığını, yaralarımı… Sustuklarımı…

Kendi denizime dalmıştım ben, kendi içimde debeleniyordum herzamanki gibi, susarak…

Aramızdaki sessizliği bozdu. Bir şeyler anlatmaya başladı. Bir suyun altındaymışım gibi hissediyordum ben, uzaktan geliyordu sanki sesi. ‘Bir dostum, arkadaşım…’ dediğini ayırt ettim. ‘Dostun mu arkadaşın mı?’ diye sormak istedim, onun sözcükleri akıp gitti, ben yine vazgeçtim.

Yine kendi sularımda yüzdüm. Dostum var mı diye düşündüm… Dost olmak için nasıl yollardan geçmeli insan birlikte, yoksa yalnızlığı bile paylaşıyor olmak mı gerek, kime nereye kadar yoldaşlık edebiliriz ki sahi, en yanımızda sandıklarımız yarı yolda bırakmadı mı hem bizi, bu devirde kime güvenilir ki… ve daha bir dolu soru üşüştü beynime…

Bir iki kelimeyle dahil oldum konuşmasına. Yüzüne baktım. Yeşil gözlerine, elmacık kemiklerine ve çenesine… Yanımda duruyordu şimdi ama ne kadar yanımdaydı sahi? Peki ben ne kadar yürüdüm ki onunla birlikte, aynı yolda? Benimle paylaştığı günlük telaşlar, küçük dertler, baş edilmesi güç sorunlar arasında nereye kadar dahil oldum onun çabasına, hevesine, mücadelesine…

Ya benim ona anlatmak isteyip anlatamadıklarım, yanımda olmadığı zor zamanlarım, gözlerimin onu aradığı kalabalıklarım…

Anılar, yaptıklarımız, yapmadıklarımız doluştu zihnime… Kendimi de onu da acımasızca suçlamaya başladığımı fark edince durdum bir an. ‘Haddini bil!’ dedim kendi kendime. ‘ Kimseyi suçlamak, yargılamak haddin değil ki senin. Hem boşver allasen…’

Gün aydınlandı. İlk ışıklar hevesle çarparken odanın camına, aramızda uzanan sessizliğe baktım ben. Ne kadar farklı sözcükler akıyordu içimizden şu an! Nasıl başka başka okuyorduk yaşadıklarımızı ve aynı şeylere ne kadar farklı pahalar biçiyorduk kimbilir…

‘Ben senin dostun muyum sence?’ diye sormak geldi içimden, merak ettim cevabını; ama onu da sustum. Aramızda uzanan, ayrı ayrı huzur bulduğumuz o kıymetli sessizliğe kıymak istemedim.

Hem ne fark eder ki sahi?

Her insan ayrı bir hikayenin kahramanı değil mi nihayetinde? Herkes kendi denizinde, herkes kendi yolunda… Birbirimizin hayatlarına dahil olmak için gösterdiğimiz bu çaba…Ne beyhude!

Herkesin kendi yolu, kendi derdi var. Anlamadığımız, sezemediğimiz, sözcüklere bürünüp karşımıza çıkınca afalladığımız, korktuğumuz ve kendi halimize kaçma ihtiyacı duyduğumuz.

Ah, ne çok yalnızız…

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Ah güzel ülkem...

Birinin 9 aylık bir oğlu varmış, diğeri 20 gün önce evlenmiş, bir başkasının emekliliğine çok kısa bir süre kalmış…

Hepsinin hikayesi –mış’lı geçmiş zamanla sonlandı şimdi.

Pusuya düşürüldüler.

Vuruldular.

Öldüler.

Kocaman kocaman cümleler kurmanın yeri değil. Hem hangi sözcük anlatabilir ki o hanelere düşen yürek acısını…

Haberleri izliyoruz, hikayelerini okuyoruz, gözlerimiz doluyor, üzerine konuşuyoruz, kendi köşemizde kınıyoruz, bizim evimize uğramaz zannediyoruz ya hani…

Ah yalan dünya…

Allah kimseyi ‘can’ının acısıyla sınamasın…

Nasıl da azalıyoruz…

16 Ağustos 2011 Salı

Beni Bağrına Bas!

Arter’deki ‘Beni Bağrına Bas’ adlı sergiye Temmuz başından beri gitmek istiyor ama türlü türlü bahanelerle nedense hep erteliyordum. Nihayet bu hafta sonu , bir ağaç altında serin serin sohbet ederken çok sevdiğim bir arkadaşımla, ‘e hadi gidelim’ dedik ve gittik. Son haftasındaki bu sergiyi henüz görmediyseniz kaçırmayın derim, az vaktiniz var:)

Beni Bağrına Bas( Hold Me Close To Your Heart), Avustralyalı sanatçı Patricia Piccinini’nin birbirinden farklı eserlerinden oluşuyor. Video, heykel, kompozisyon, çizim gibi çalışmalardan oluşan sergi insanı sarsan, sorgulamalara vesile bir yolculuğa çıkarıyor.

Arter’e girer girmez ilk dikkatinizi çeken sandalyelerin tepesinde her an düşecekmiş gibi duran bir çocuk oluyor. ‘Gözlemci’ adlı eserinde hiç de sağlam görünmeyen sandalyeler üzerinden bir çocuk meraklı gözlerle aşağıya bakıyor. Nasıl masum, nasıl hevesli bir yüz ifadesi var! Ve o tedirgin duruşu sandalyelerin, ah dedirtiyor insana, biz çocuklarımızı nasıl bir dünyanın kıyısında bırakıyoruz böyle…
Ve yine ilk katta,ışıklar altındaki Davetsiz Misafir adlı eserde ilk bakışta çok ürkütücü görünen bir yaratıkla küçücük bir çocuğun iletişimini gösteriyor. O yaratığın zararsız, görünüşüne tezatmış gibi gelen şefkat bekleyen yüz ifadesi ve çocuğun naif, sahici bakışları insanı şöyle bir silkeliyor. Büyüleniyorsun…

Arter’in üç katında yer alıyor sergi ve yukarı çıktıkça her katta ışık biraz daha azalıyor. Eserler loş ışık altında giderek daha büyük, daha olağandışı görünüyor göze. Ve o olağandışı gibi gelen heykellerin, ürkütücü yaratıkların çok doğal ifadeleri arasındaki sert zıtlık, ifadeler insanı daha da çarpıyor!

Her bir çalışma üzerine birkaç cümle kurmak gerek belki ama yazdıklarım sadece benim hissettiklerim olacak. Gidin, görün derim:)

Teknolojiye, doğaya ve ‘modern’ zamanlara atıfta bulunan sergi sizi tüm bu kavramların yanı sıra, yabancılaşma, aile, şefkat ve daha başka duygular üzerinde de düşündürüyor, sorgulatıyor.

Şu zamanlarda bunları düşünmeye, hissetmeye ihtiyacımız var bence…

Beni Bağrına Bas, 22 Ağustos’a kadar Arter’de!

2 Ağustos 2011 Salı

Özlersin elbette...

Güneş batıyordu, olanca kızıllığı şehrin üzerinde, ağır ağır el çekiyordu gündelik telaşlarımızın üzerinden. Kadıköy’de bir terastan Boğaz’a bakıyordum. Kalabalık bir sohbetin ortasındaydım esasında. Kurmaca metinlerden, roman kahramanlarından, Türkiye’de edebiyatçı olmaktan bahsediliyordu. Hikayeler geçiyordu aklımdan; okuduklarım, dinlediklerim, uydurduklarım… Kendi var ettiğim kahramanları düşündüm bir de…

Usulca yanımda oturan kocaman yürekli arkadaşıma döndüm, ‘Çok korkuyorum ya özlersem diye…’ dedim. Kimse duymadı, kalktık o masadan. Hep beraber başka bir sokağa yürürken, adımlarını yavaşlattı arkadaşım, yanıma sokuldu, ‘Özleyeceksin tabi.’dedi ‘Özleyeceksin elbette…’

‘Korkma ama!’ diye göz kırptı.

Yürüdüm ağır adımlarla. Vazgeçtiğim o noktayı düşündüm. Kolumda serumla hastane odasında yatarken telefonuma düşen mesajları… İlgi , yardım isteyen cümlelerin arasında bir ‘sen nasılsın’ın yer almayışını… Uykuyla uyanıklık arasında verdiğim yanıtlara karşılık verilen kızgın cümleleri… ‘Neden böyle yapıyorsun?’ yerine ‘bana nasıl bunu yaparsın sen?’ cümlesinin nasıl da düşünmeden kullanıldığını… Açıklamaya mecal bulamayışımı… Açıklasam farklı mı olacaktı sanki sorusunun aklımı nasıl da kemirdiğini… Bencilliğin kalbi nasıl da acıtan bir şey olduğunu… Kırgınlıklarımı… Ve daha bir dolu şeyi düşündüm, anımsadım.

Artık o kırgınlıkları biriktirmeye, taşımaya mecalim yokmuş anladım.

En iyisi dedim, yeni bir hikaye uydurayım. Yeni kahramanlar bulayım. Yeni bir kitap okuyayım.

Sonra biz özenli bir sofraya oturduk yine hep beraber. Hayattan, edebiyattan, gündelik sıkıntılardan konuştuk uzun uzun. Yaz akşamlarının nemli rüzgarı dolandı avuçlarımda. Açtım ellerimi; dualar, güzel dilekler uçuştu etrafa…
Bir tek ah kaldı… ‘ah!’ dedim ‘Özlerim elbette…’

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Suret...

‘Ne şeker bir insansın.’ Diyor biri, diğeri ‘Kendine hayransın bence.’ Diye başlıyor söze, bir başkası ‘Anaçlığına imreniyorum biliyor musun…’ deyiveriyor bir akşamüstü sohbetinde ve bir diğeri samimiyetimi sorguluyor çok kibar cümlelerle… Ve daha bir sürü göz farklı farklı okuyor beni, her birinden bambaşka cümleler duyuyorum.

Afallıyorum bazen. ‘Hangisi benim yahu? ‘ diye soruyorum kendime, uzun uzun düşünüyorum söylenenler üzerine…

Ve bana dair kurulan hiçbir cümle için ‘yok yahu, asla öyle değilim ben!’ deyip geçemiyorum. Bütün o iyi, kötü sıfatların ,ama az ama çok, bir karşılığı var içimde.

Şefkat, zalimlik, kibir, anaçlık, iyiniyet, saflık, bencillik, samimiyet, masumiyet, kin, yalnızlık, tutku, boşvermişlik, duyarlılık…. Ve daha aklıma gelmeyen ama birbirimizin yüzünde okuduğumuz o bambaşka duyguların farklı farklı tonları var aslında içimde. Bazen iyiyim bazen kötü, bazen anaç bazen bencil, bazen yapay bazen sahici…

Hangimiz farklıyız ki? Hangimizin içindekiler tek taraflı?
Madem bütün sıfatların sahibinin küçük suretleriyiz yeryüzünde, ruhumuzda bütün duygulardan izler taşımamız yaratılışımızdan değil mi?

Bunları düşünüyorum birkaç gündür… Hakkımda kurulan cümleleri… Sırtımda taşıdığım sözcükleri… İçimde var olanları, farklı farklı suretleri, aslımı…

Yokluyorum da kalbimi, herşey var, herkes var içinde. Habil de Kabil de; iyi de kötü de…

Koca dünyada bir suret, nihayetinde…

19 Temmuz 2011 Salı

Boşluk...

İstanbul yapış yapış sıcak. Akşamüstü. Tatlı tatlı esen bir ağaç altı bulmuşuz kendimize, oturmuş kahvelerimizi yudumluyoruz. Gündelik telaşlardan, uğraşlardan ve küçük sıkıntılardan söz ediyoruz. ‘Aman be! ‘ diyorum boşvermiş bir edayla ‘Herkesin ne çok, ne çok derdi var. Kimse mutlu değil mi yani?’ Kısa bir sessizlik oluyor. Yoldan gelip geçenlere dikiyoruz gözlerimizi. Karşıdan orta yaşlarda bir çift geliyor, elele. Arabalarına binmek üzere davranıyorlar, nasıl da mutlu görünüyorlar… Tam mutluluklarına imrenecekken ‘Kızları öldü.’ diyor arkadaşım, şaşırıp bakıyorum suratına. ‘Bir ay içinde, kanser teşhisi kondu ve öldü. Ben hep giderdim dükkanlarına, sonrasında gidemedim, nasıl başsağlığı dileyeceğimi bilemedim çünkü’ diyor ve devam ediyor ‘Bak, şimdi, uzaktan, hiç belli olmuyor o aileden birinin yokluğu.’

Öylece kalıyorum.

Oysa ben elele duruşlarına, akşamüstü yan yana yürümelerine, ellerinde torbalarla arabalarına süzülüşlerine imrenmiştim. Ah demiştim bak ne sakin, ne huzurlu bir hayat! Tam da ‘Hah işte mutluluk bu!’ diye işaretleyecekken nasıl da gölgelendi o fotoğraf zihnimde.

‘Ya…’ dedim ‘Bilemiyor kimse bir diğerindeki boşluğu, yokluğu.’ Öylece yürüyüp geçiyoruz birbirimizin hayatlarından. Uzaktan. Ya gürültülü bakışlarla eziyor, yok sayıyor ya da sessizce özeniyoruz, imreniyoruz. Bir başkasının hayatını sırf gördüğümüzden ibaret sanıyoruz! Başkasının üzerinde gördüğümüz elbiseyi diktirip giymeyi hayal ediyoruz, kumaşlar arıyoruz, terzilerin peşisıra koşuyoruz… Oysa hangi yandan yamalı, nerden ipi atmış hiç bilmiyoruz.

Ah bizim mutluluk diye biriktirdiğimiz o fotoğraf kareleri… Bir gün içinde olunca ‘Her şey tamam olacak.’ sandığımız o kare işte… Kim bilir bizim kalbimizde ne yan boş olacak… Nerelerden eksileceğiz yaşadıkça, kim bilir…

‘Ah!’ diyorum ‘Kendi anılarından bir albüm yap kendine, sayfalarını çevirdikçe bazen buruk bazen keyifli bir gülümseme yerleşsin yüzüne… Ama senin olsun, kendinle, eksiğinle, yükünle yürü… Kendi hikayen olsun.’

Kendi içimde dolanırken ben, ‘Hadi!’ diyor arkadaşım ‘Kapa fincanını da falına bakayım.’. Fincan soğuyor, telveler akıyor ve güzel hayaller şekilleniyor. Ferahlıyorsun diyor, ‘Bak akıp gidiyor her şey, görüyor musun şu boşluğu?’ .

Boşluk, diyorum… Ferahlık, sıkıntılar, akıp gidenler, yaşananlar… Boşluk…

Kimse anlamaz nasıl olsa…

21 Haziran 2011 Salı

Durmak gerek bazen, biraz...

Nasıl da hızlı akıyor zaman!

Bir koşturmaca, bir telaş, sürekli bir şeylere yetişme derdi… Bunu yapmalıyım, şuna yetişmeliyim, onu da görmeliyim halindeyim nicedir.

Ve en çok yazı yazmayı ihmal ettim galiba. Anlatacak öyle çok şey oluyor ki… Yazmalıyım mutlaka diyorum, sonra koşturmaca arasında sözcükler de savruluyor zihnimden, zaman akıp gidiyor ve yazı içimde kalakalıyor.

Oysa durmak lazım. Demlemek gerek görüleni, duyulanı, hissedileni…
Sakin, ferah zamanlar yaratmalı insan kendine!

Tekrar anlatmak istiyorum ben, o hevesli hallerimi özlüyorum.

E, bu yazı da ilk adım olsun öyleyse, yeniden:)

3 Şubat 2011 Perşembe

'Yaşamımın tüm sesi seninle kalsın!'

Sana tüm şiirlerimi banda kaydedeceğim.
Yaşamımın tüm sesi seninle kalsın.’

Diyor Nazım Vera’ya.

Vay be, diyorum. Bir erkek yaşamının tüm sesini emanet etmek istiyor bir kadına.

Aşk mıdır, yoldaşlık mıdır yoksa benim uzaktan anlayamayacağım bir şey mi paylaştıkları bilemem ama bir ömrün sözcüklerini beraberce yüklenebilmeyi isteyebildiklerine göre oldukça ‘başka bir şey’ olmalı aralarında örülmüş olan o yol.

İki kişilik bir yolculuğu sözcüklere sığdırıp ölümsüz kılmış Nazım.
Ne anlamlı, ne etkileyici ve nasıl da sahici!

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları ve YKY ortaklaşa bir çalışmaya imza atmışlar ve bizlere Nazım’ın şiirlerini kendi sesinden duyma fırsatı sunuyorlar.

İşte Nazım Hikmet- Büyük İnsanlık kitabı elimde birkaç gündür. Ve Nazım’ın sesi kulağımda.

Vera’ya adayıp ölümsüz kıldığı sözcükler, gurbet ve memlekete dair dizeler geziniyor içimde.

Ve bir ömrün tüm sözcüklerini emanet etmek istemenin ne kadar da derin,naif ve dokunaklı olduğunu düşünüyorum.

Anladım, yalnız yürümek zor zanaat.

22 Ocak 2011 Cumartesi

Cahildim Dünyanın Rengine Kandım...

Türkü dinlemeyi çok severim. Kaynağını aldığı yörenin, uzak memleketlerin, bazen hiç görmediklerimizin ama esasında hep içimizdekinin kokusunu taşır türküler bence.

Kalbime en çok dokunanlar var bir de… Şimdi ilk anda hepsini sayamam elbette ama listenin başını çekenlerden biri ‘ Evvelim Sen Oldun’ diyebilirim.

Cahildim dünyanın rengine kandım’ diye başlayan türkü hani… Dinlemediyseniz mutlaka dinleyin derimJ

Neşet Ertaş’ın sesinden dinleyin hem de.

Nasıl da dokunur yüreğe o ses…

Geçtiğimiz hafta sonu İş Sanat’taki Neşet Ertaş konserine gittim. Ve neden türkü dinlemeyi sevdiğimi bir kez daha anımsadım.

Çünkü her şey vardı orda!

Bilgelik, hüzün, coşku, keder, yaşanmışlık, aşk, acı, umut… Koca dünyanın da bir insanın da içinde taşıyabileceği her duygu var çünkü türkülerde.

Anlatmanın biraz memleketli hali galiba türküler. Yani sanatçının yarattığı ürünün evrenselliğini gölgelemese de, ki muhakkak gök kubbe altında farklı farklı yansımaları olacaktır türküler ses buldukça, anlatının kökünü topraktan aldığı bir şey galiba. Özden. İçimizden.

Ne çok şey anlatıyorlar!

Ve Neşet Ertaş… Nasıl naif, sahici, samimi ve yüreğe işleyen sözlerin sahibi bir sanatçı!

Sazını konuşturması üzerine kelam edebilecek biri değilim elbette. Ben sadece bende bıraktığı iz üzerine cümleler kurabilirim.

Ki zor…

Konser çıkışı ellerim ceplerimde yürürken, üşürken ve aklıma milyon tane şey üşüşürken, ‘Nasıl bilmiş de yazmış’ dedim ‘onca yürekte ayrı ayrı gizli olanı…

Mucize mi bu, büyü mü bilmiyorum…

Susmak lazım galiba.

Ve ara ara türküler dinlemek; ne de olsa herkesin bir Zahide’ si var kurbanı olduğu ya da evvelim diyerek tutunduğu, ilelebet kendinin olacak sandığı biri… Hem hangimiz dünyanın rengine kanmadık ki?

Cahildim dünyanın rengine kandım,

Hayale aldandım, boşuna yandım.

Seni ilelebet benimsin sandım.

3 Ocak 2011 Pazartesi

İnsanın İnsana Ettiği...

Serin bir akşamüstü. İstanbul gri. İçimdeki renkler birbirine karışmış. Ne haldeyim bilmiyorum. Kafamda milyon tane soru. Canım sıkıldığında hep yürürüm ben; şimdi de öyle yapıyorum. Hızlı adımlarla yürüyorum, ellerim ceplerimde. Akşam rüzgârı yüzüme vurdukça yeni bir soru çıkıveriyor karşıma sanki. Savruluyorum oradan oraya. Nicedir kalbime yük ettiğim ne varsa aklıma üşüşüyor. Üşüyorum.

Sessizlikten sıkılıyorum.

Ama en çok, yalnız yürümekten…

İçimdeki yazar dürtüveriyor beni. Eski hikâyemi anımsamak için çabalıyorum. Sonunu zaten bildiğim öyküde yaratıcı yazarlığa soyunuyorum.

Ne beyhude çaba!

Sonra dank ediyor birden kafama. Ağdalı cümlelerden, uzun tasvirlerden, bir türlü anlatılamamış karakterlerden sıkılıyorum. Sözcüklerle anlatıyorum derdimi. Bildiğim kelimeleri sıralıyorum, yine özenle ve içimden geldiği gibi…

Ama işte, o sonu başından belli hikâye bitmiyor öyle. Dağılıyor, savruluyor. Kahraman acı çekiyor sürekli, okuyucu sıkılıyor; saçmalıklar birbirini kovalıyor. Lafı eveleyip geveleyen bir yazar bozması oluyorum ben de.

Adımlarım hızlandı. Hikâye iyice dağıldı.

Yeter, dedim. Bitsin öyleyse.

Madem yazar benim, her şeyi ben uydurdum; şimdi uydurduğum her şeyi sonlandırıyorum.
Evet, hem de ‘büyük’ bir hikâye olamadan; insanların kalbine dokunmadan, dilden dile anlatılamadan…
O ‘yazar’ egomu alaşağı edip; pek çok zamandır nerede olduğunu bir türlü bulamadığım o sakin kızın efendisi olmak istiyorum!

Yaratıcı yazarlık dersi aldığımız günlerde bir arkadaşım ‘Yahu neden bütün karakterleri öldürüyorsun sen her hikâyenin sonunda?’ diye sormuştu. ‘İçimdeki insanları taşıyamıyorum da ondan.’ Demiştim bilmiş bilmiş.
Öyle ama.
Taşıyamıyorum artık içimdeki insanları. O yabancı gözlerin beynimi kemirip duran sorularını. Bütün kahramanlarımı mutlu mesut bir sona erdirme çabasını.
Madem yaşayamıyorlar benim içimde; ölsünler öyleyse diye düşünüyorum.

Beyaz bir araba ani bir fren yapıyor. Kafamı kaldırıyorum. Saçım başım birbirine girmiş soğuktan, muhtemelen yüzüm kızarmış.
Yo, hayır, suçluluk duymuyorum. Ben sadece yazarı olarak kontrolünü kaybettiğim bir hikâyeden vazgeçiyorum. Çıldırmış ‘uydurma’ kahramanları öldürüyorum.

Yok, hayır, unutmuyorum!Geçmişin bir yerinde, acemi bir yazarın karalamaları olarak yer bulacaklar.
Bir gün ‘Ne komik cümleler kurmuşum ben!’ der, gülüp geçerim muhtemelen.
Hem siz de öyle yapmıyor musunuz hep? Yoksa nasıl yaşar ki insan?

Hava çok soğuk. Üşüyorum. Ellerim ceplerimde yürüyorum hızlı hızlı. Hava karardıkça sokaktaki insan sayısı azalıyor, arabalar çoğalıyor. Ağır aksak bir trafik ve arabaların içindeki asık suratlar…
Aklımdaki karmaşa durulmuş, çok hafif bir yas var kalbimde. O da geçecek biliyorum. Etraftaki yüzlere bakıyorum. Gözlerden hikâyeler okuyacak oluyorum; vazgeçiyorum.
Şimdi susmalı biraz. Demlemeli kalpte kalanı. Yeni hikâyeler için yeni cümleler kurmalı. (İçimdeki uydurukçu kız bir gün susar mı?)
İstanbul’a kulak veriyorum. Huysuz, soğuk, gri ve ağlamaklı…

Yürüyorum.