28 Aralık 2009 Pazartesi

Zaman...

Ne çok gün geçmiş buraya yazmayalı. Yazmak istediğim pek çok şey vardı aslında. Gittiklerim, gördüklerim, okuduklarım, bir telaş paylaşmak istediklerim... Bir koşturmacadır akıp giderken yazamayışımın pek çok bahanesi var elbette. Ki ben sevmem bahaneleri, onları boşverelim bir yazıcık:)

Neler yazacaktım mesela?

Geçtiğimiz haftalarda ülkemize gelen, harika gösteriler yapan Birdhouse Factory 'nin şahane ekibinden bahsedecektim mesela. Öyle içten, öyle yetenekli ve öyle hoşsohbetlerdi ki iki saat kadar süren sohbetimizde zaman nasıl geçti anlamadım. Ve en önemlisi yaptıkları işe nasıl aşıklar! İşte dedim, başarının sırrı bu; aşkla yapılan her iş, tutkuyla devam eden her mücadele başarıya ulaşıyor.

Sonra İşsanat'taki Orhan Veli Şiir Dinletisi'ni anlatmayı istemiştim. Attila Birkiye'nin hazırladığı, Mehmet Birkiye'nin sahneye koyduğu ve her ay gerçekleşen şiir dinletilerini kaçırmamaya çalışıyorum. Orhan Veli şiirlerini Müşfik Kenter seslendirdi. Ve o ne etkileyici, ne unutulmaz bir geceydi!

İstanbul Devlet Tiyatrolarınca sergilenen Vahşet Tanrısı oyununu izledim. Ona dair cümleler de kurmak istiyordum. Sarsıcı, acı yanlarımızı nasıl da güldürerek anlatmışlardı! Ah dedim hepimiz gülüyoruz çoğu zaman, ağlanacak halimize.

Ve sonra çıktığım yolculuklardan, altını çizdiğim satırlardan dem vuracaktım.

Ama işte zaman, geçiyor yaşadıklarımızın üstünden. Taze haliyle kalmıyor galiba bellekte. Bir köşeye çakilip, inceden iz bırakıyor bizlerde.

Kısa bir dökümü oldu bu yazmak istediklerimin; yazmayı ertelediklerimden geriye kalanların.

Daha çok şey var aslında anlatacak. Anlatmayı becerebileceğim bir zamana erteliyorum hepsini...

Yılın son günlerini yaşarken de hepinize ertelenmeyen ve unutulmayacak, keyifli anlar diliyorum:)

Malum, zaman çok çabuk geçiyor!

4 Aralık 2009 Cuma

Kraliçe Lear

Geçtiğimiz çarşamba akşamı Kenter Tiyatrosu'nda Kraliçe Lear'ı izledim. Yıldız Kenter'in hem yönettiği hem de oynadığı oyunun ilk gösterimiydi.En ön sırada yerimi alırken, Yıldız Kenter'i ikinci kez sahnede izlemenin heyecanını duyuyordum. İlki Ben Anadolu adlı oyundu ve beni derinden etkilemişti.

Ben Anadolu'daki tek kişilik, ama çok karakter barından, performansından sonra usta sanatçıyı üç kişilik bir oyunda, hem de genç oyuncularla birlikte izleyecek olmak da ilginçti. İnsan düşünmeden edemiyor karşısında kimler olacak; nasıl olacak diye:)
Ancak ilk sahneden itibaren tedirginliğimin ne denli yersiz olduğunu anladım.
Hikayenin üç karakteri var: yaşlı bir oyuncu olan Jane, ona ezberde yardıma gelen liseli genç kız (Heather) ve çellist.

Çellist açılış sahnesinden itibaren sahnedeydi ve harika ezgiler çaldı. Zaman zaman Jane'in egosuna dönüşüp içimize sızıyor, zaman zaman da anıları derleyip toparlayıp bugüne getiren bir aracı gibi duruyordu sahnede.

Gençliği temsil eden Heather karakterini canlandıran Sedef Şahin'se eminim pek çok yaşıtını kıskandıracak bir biçimde sahneye yakışıyor, usta bir oyuncunun karşısında 'döktürüyordu'.

Yıldız Kenter...

O'nun bu oyundaki performansını anlatabilmeyi çok isterdim; ancak becerebileceğimi sanmıyorum.Gidin,görün...

Öyle bir hale gelmiştik ki oyundan çıkınca; sesi, duruşu, söyledikleri ve sustuklarıyla aklıma yer etti kaç gündür...

Yaşlılık, gençlik ve unutmak üzerine kurulu bir oyun Kraliçe Lear.

Gençken unutmaya çabalayan,unutmayı maharet sayıp sürekli keşfedilen yeni şeylere aklında da yer açmaya çalışan insanoğlunun yaş aldıkça 'hatırlamak'-kimbilir belki de unutmamak:)- denen mucizeye nasıl da muhtaç olduğunu tekrar 'hatırlatıyordu'.

Aklın dehlizlerinde kaybolup, kalbine tutunmaya çalışan; zaman zaman tutunamayan, vazgeçmek isteyen, vazgeçen, kaybeden, direnen bir kadın vardı. Ve o kadında anlatılan bir ömür vardı esasında.

Oyundan çıkınca, köşebaşında ayrıldığım arkadaşımdan bir mesaj düştü telefonuma. 'Birgün biz de yaşlanacağız, nbr?' diyordu.
'Kader:)' yazdım ben de.

Sonra yol boyu kaderimde olsun istediklerimi, unutmayı göze alamayacaklarımı düşündüm. Bütün otobüsleri bile isteye kaçırıp yürüdüm; daha çok şey düşünürsem daha çok şey hatırlarmışım gibi...
Unutmak...Benim bir türlü beceremediğim, karşısında çocuksu bir çabayla direndiğim o kıymetli maharet, bir gün illetim olur musun?

Kimbilir...

Kader...

1 Aralık 2009 Salı

Cümle Kapısı

Küçüklüğümden beri o şehirden bu şehre dolandığımdan olsa gerek, uzun yolculuklardan sıkılır olmuştum birkaç senedir. Haliyle otobüs yolculuklarının keyfini çıkarmayalı epey zaman olmuştu.

Onca koşuşturma arasında bilet alma işini sürekli erteleyince bayram tatilinde eve gitme planım suya düşmek üzereydi ki ek bir sefer açıldı ve ben bir otobüste,arka sıralarda da olsa yer bulabildim.

Gece yollarda olmak, Karadeniz’e doğru yol almak, memleket havasını alıştıra alıştıra solumak nasıl iyi geldi anlatamam.

Hani derler ya ‘Birini en iyi yol arkadaşlığında tanırsın,;yolculuk et tanımak istediğin kişiyle.’ diye; galiba insan yine en iyi yolculuklarda ayna tutuyor kendi içine.

Uykuyla uyanıklık arasında, kendi içimde dolandım durdum. Geçmişi, geçmemişi, var olanı ve hayal ettiklerimi düşündüm. Bir dolu şey üşüştü aklıma. Her bir görüntü başka bir yöne savurdu, anılar ortalığa saçıldı, geçtiğim yollar önümde uzandı. Ne yana gideceğimi bilemeden yol aldım bir süre. Dağıldım.

Kazım Koyuncu türküler söylüyordu.

Ah, kendi denizimin türküleri…

Sabaha doğru, gün ışığı çantamdaki kitabın sayfalarına düşüverdi. Evden çıkarken Tüyap’tan aldığım ve henüz okuyamadığım kitapların arasından aceleyle çantaya atıvermiştim, Nazan Bekiroğlu’nun Cümle Kapısı’ nı.

Ne iyi etmişim!

Mevlana ve Şems’in hikayesiyle başladı; Konya topraklarına açıldı Cümle Kapısı. Güneş daha yeni uyanıyorken, ben denize nazır yol almakta fakat bozkırlarda yolculuk etmekteydim. Sonra zindanlarda gezindi sözcüklere hevesli ruhum; doğuda,batıda, kimi bildiğim kimi yabancısı olduğum topraklarda...İhanetten dem vuran cümleler okudum. Güzel insanlar tanıdım, aşinası olduğum isimlerin kelimelerinin altını çizdim.

Öyle bir değdi ki bu kitap içime…

Yolculuğa ne de güzel yaraştı:)

Yol bitti nihayetinde; Cümle Kapısı kapandı.

Güzel ve kalabalık sofralara açıldı evimizin kapısı. Özen ve ‘en sevilen yemekler’ kokuyordu. Anne eli değmiş. Ve bayram gelmişti:)

Her yolun sonu böyle güzel olsa keşke…

O kalabalık sofraların lezzeti ve bayram neşesi hiç tükenmese…

Cümle Kapısı; Kalbin Kapısı hep açık olsa…

22 Kasım 2009 Pazar

''Kitap ile Sohbet''

Geçtiğimiz perşembe günü, öğrenciliğimin son demlerinde bir haytalık yapıp derslerimi astım, yolumu Oyuncak Müzesi'ne çevirdim. Uzun zamandır gitmek istediğim ama hep ertelediğim bu ziyaretin vesilesi Yasemin Sungur'du. Gözlerinde çocukluğunu taşıyan bu şahane kadın, 'Kitap ile Sohbet' etkinliğine başlıyordu ve mekan olarak da Sunay Akın'ın masal dünyasını seçmişti. E tabi gitmemek olmazdı:)

Oyuncak Müzesi'nde sohbet başlamadan evvel, 15 dakikalık tadımlık bir gezi yapabildim yalnızca. O havayı solumak bile muhteşemdi:) En kısa zamanda bir günümü ayırıp gezeceğim; ertelemeyeceğim:)

Sohbetimiz harika kurabiyeler ve zencefilli çay eşliğinde başladı. Her hafta yapılacak etkinliğin, ilk üç haftası boyunca konuşulacak kitabı, Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nun Sur ve Gölge adlı öykü kitabıydı. Kitabı bu sohbetten bir hafta kadar önce okumuş ve pek sevmiştim:)

Yasemin Hanım sohbete başlarken şiir okuduğunda içimde bir kaleyi daha fethetmiş ve 'iyiki gelmişim' dedirtmişti bile:)

Kitaplar, öyküler üzerine konuşmak zordur. Çünkü herkes bireysel bir yolculuğa çıkar ; çoğunlukla yalnızca kendine ait bir yol açar okuduklarından. Bir başkasını o yolculuğa dahil etmek, yoldaşlığına razı olmak pek de kolay değildir.

Oysa Yasemin Hanım ve o masada bulunanlarla keyifli bir yolculuğa çıktım ben:)

Kitaptaki üç öyküde de bize yarenlik eden İstanbul,Kumkapı, meyhaneler,surlar,geçmiş,gelecek,insanlar ve sözcükler üzerine konuştuk.

İçimize baktık, dışımızdakilerden dem vurduk. Kimi satırların altını çizdik. Birbirimizle sözcükler paylaştık.Ve yol aldık:)

Öyle keyifli, öyle verimli bir sohbetti ki doymuş ve zenginleşmiş olarak kalktım o masadan:)

İnanılmaz bir önhazırlıkla ve enerjiyle bizlerle sohbet eden Yasemin Sungur'a, orda tanıştığım sohbet ettiğim güzel insanlara, şahane kurabiyeleri yapan o ellere, Oyuncak Müzesi'nin güleryüzlü çalışanlarına ve elbette o çocukluk abidesinin yaratıcısı Sunay Akın'a teşekkür etmezsem olmaz:)

'Kitap ile Sohbet' etkinliği bundan sonra her Salı 11.30-13.30 saatlerinde İstanbul Oyuncak Müzesi'nde:) Kaçırmayın derim...

Bu yazıyı da o sohbette altını çizdiğim-ardından üzerine konuştuğumuz- satırlardan biriyle bitireyim:)

''Kapılar, yaşam ile ölümü, güven ile korkuyu ayırırdı.Kapılar surların en zayıf ve en güçlü yerleriydi.'' ( Sur ve Gölge)

20 Kasım 2009 Cuma

Fesleğen Çıkmazı- Ah gurbet ahh...

Bu akşam Cevahir Sahnesi'nde İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen Fesleğen Çıkmazı adlı oyunu seyrettim. Bir yurtsuzluk hikayesi denilebilir sanırım Fesleğen Çıkmazı için.

Hüzünlü, geçmişe çağıran, bol miktarda özlem barındıran, naif bir oyun.

Lozan Antlaşması sonrası Girit'ten Türkiye'ye göç etmek zorunda bırakılan bir Rum ailesinin gurbet hikayesi. Oyundan sonra arkadaşlarla da böyle bir zorunlu göçün olup olmadığını konuştuk ancak hepimiz tam tersi bir durumu, yani Türkiye'den göç ettirilen Rumların hikayelerini biliyorduk. Bu nedenle bu kısım kurgu mu gerçek mi emin olamadık. Araştırmaya karar verdik; ancak bu satırlar eve gelir gelmez yazılmakta olduğu için henüz hala kafam karışık:)

20 senedir Türkiye'de yaşayan aile, hem buralı hem oralı oluyor aslında. Şarkılara, nakışlara, evde gizli saklı konuşulan kelimelere saklanıyor 'memleket' hasreti. Ve hep içte kalan bir gün geri dönebilme ihtimali...

Kadrosu oldukça başarılı olan oyunda beni en çok etkileyen iki isim Ayşen İnci ve Akasya Asıltürkmen oldu. Ayşen İnci'nin o çok çekmiş bakışları, hayata dair cümleleri ve Akasya Asıltürkmen'in oyuna renk katan, tebessüm ekleyen keyifli performansı oyunu zenginleştiriyordu.

Pek çok farklı şehirde yaşamış, ordan oraya taşınmış yarı göçebe ruhuma dokundu bu oyun.
Gitmek ve kalmak üzerine düşündüm.

Oyun çıkışı yakın arkadaşlarımdan biriyle kahvelerimizi içerken birbirimize dair sözcükler bulduk, birbirimizi anlattık yüksek sesle,birbirimize . Ve ben onun bana dair cümlelerinde geçtiğim yolların, 'sürgün' edildiğim şehirlerin izlerine rastladım.

Her hikaye bir yolculuğa çıkarıyor esasında.

Fesleğen Çıkmazı hüzünlü, özlem dolu ve sahici bir yolculuğa çıkardı beni.

İzleyin derim:)

SULUBOYA ( Watercolor)- Türkiye'nin İlk Dijital Filmi

Dün gece Astoria Alışveriş Merkezi'nde Watercolor(Suluboya) filmini izledim. İlk olarak geçtiğimiz hafta Müjdat Gezen'le bir söyleşiye katılmış ve usta oyuncunun büyük bir övgüyle bahsettiği filmi merak etmeye başlamıştım. Gezen mutlaka izleyin diyordu. Ardından film hakkında yazılanlar merakımı daha arttırdı ve koşturmacayla geçen bir günün sonunda, en çok istediğim şey biraz olsun uyumakken arkadaşlarımın 'Bayram falan derken vizyondan kalkacak film. Hadi kalkın bu gece gidelim.' teklifine hayır diyemedim.İyiki de diyememişim:)

Bir Cihat Hazardağlı filmi Suluboya. Kadrosunu okuyunca 'Ne yapmış bu adam yahu' tepkisi vermemek mümkün değil:)

Haluk Bilginer, Savaş Dinçel,Selçuk Yöntem,Altan Erkekli,Serra Yılmaz,Cansel Elçin,Metin Uca gibi isimler birarada. Tuba Ünsal, Mirkelam ve Tamer Karadağlı da var kadroda.

Film bir aşk ve sanat hikayesi anlatıyor esasında.Resme çok yetenekli olan 12 yaşındaki Marco ’nun hayalleri, babasının onu bir gün üç sokak ressamı ile tanıştırmasıyla değişiyor. Marco, ressamların birlikte büyüttüğü 18 yaşındaki resim öğretmeni Lorella ’ya aşık oluyor.Lorella ise suluboya resmi küçümseyen bir sanat koleksiyoncusunun aşkına kaptırıyor kendini. Marco dageleceğin en büyük suluboya koleksiyoncusu olmak için bulduklarını biriktirmeye başlıyor.

İlk 5-10 dakikasında değişik gelen,yabancı kaldığınız film yavaş yavaş içine alıyor o renkli ve keyifli dünyasına dahil ediyor insanı. Cihat Hazardağlı inanılmaz bir emek harcamış ve evrensel boyutta bir iş çıkarmış.

Film üzerine tartışılabilecek tek nokta ingilizce olması. Acaba Türkçe olsa daha mı iyi olurdu diye düşünmeden edemedim. En nihayetinde tüm kadro Türk ve zaman zaman aksanlar 'ya Türkçe konuşsa daha mı güzel olurdu acaba?' dedirtiyordu.

Ancak bunun uluslarası alanda da ilgi çekmesi için yapıldığını düşünüyor, yönetmeni ve ekibi tebrik ediyorum:)

Konusunun ve dilinin de ötesinde film için gösterilmiş özen, harcanmış emek çarpıyor insanı:)
Bütün sahneler -sanırım daha evvel uygulanmamış bir teknikle- resmedilmiş ve film haline getirilmiş. Bir animasyon filmi değil. Renk ziyafeti.

Ve bence muhteşem bir sanat eseri:)

Fazıl Say'ın da müziklerini yaptığı filmi bence mutlaka izleyin. Kaçırmayın:)

18 Kasım 2009 Çarşamba

Merhaba:)

Çantamda sürekli taşıdığım kırmızı bir ajandam var ve küçük notlar,aklımdan geçenler,okuduklarımdan,gördüklerimden parçalar yazarım ya da yanımda olandan aklına gelen bir kaç sözcüğü yazmasını isterim. Zaman geçtikçe okumak, geriye doğru bir bakış atmak öyle güzel oluyorki:)
Burda da yapacaklarım pek farklı değil aslında; küçük kırmızı ajandamın sizlere görünen kısmı bu blog:)

İlk cümleyi yazmak hep en zoru olmuştur benim için. Ne yazsam diye kıvranırım. Yanımda yöremde 'ilham' verecek sözcükler arar,nerden başlasamki diye telaşa kapılırım. Sonra yazı içimdeki yatağında akmaya başlar da kendi yolunu bulursa eğer, düşünmez giderim kelimelerin izinden; içimden geldiği gibi.

Öyle işte... Bu blogun ilk cümlesi de bu yazı aslında.

İçimden sözcükler geçiyor; ben anlamaya çabalıyor, yüksek sesle söylersem ya da kağıtlara hapsedersem daha iyi anlarım sanıyorum.
Benimki böyle bir heves...

E öyleyse, hoşgeldiniz sözcüklerden kurduğum yuvama:)





Hamiş: Halihazırda arkadaşlarla kurduğumuz bir internet sitemiz var ve orada da düzenli olarak yazıyorum. Merak edenler için adres: www.yoledebiyat.com